Bir kitap okuyucusu ile buluştuğunda özenli okuyucuları tarafından bir bakıma yeniden yazılır, yeniden üretilir, eğer ortaya çıkan eser yeniden üretime müsaitse, yani organik bir bütünlüğe sahipse. Zira bir bütün, parçaların aritmetik toplamından daha büyüktür.

“Karanlıktan Aydınlığa” kitabını da böylesi organik bütünlükte görüyorum ve içerdiği tekil unsurları bir yana koyarak, bu tekilliklerin toplamının bende uyandırdığı yeni ilgiler, yeni duygular üstünde duruyorum. Kısaca “Bu kitap bana ne diyor ?” sorusunu soruyorum. Bunları kısa kısa, spot notlar olarak burada veriyorum, bir süre bunu sürdürmek istiyorum.

Kardam  yazarken bunu amaçlamış olduğunu söylemiyorum ama yazılanların toplamı bana şunu söylüyor:  Kardam, Mustafa Suphi’yi bir dipnot olmaktan çıkartıp, tarihin bir öznesi  olarak bize sunmuş bulunuyor. Suphi’ye, onda olmayan bir vasıf eklemiş değil, ama  aydınlığa çıkardığı Suphi’de ben bu gerçeği görüyorum. Yani geçmişte Suphi'ye hep bir dipnot muamelesi yapılmış olduğu gerçeğini.

Ne demek istiyorum?

Dipnot demek konunun merkezinde olmayıp geçerken değinilen veya merkezdeki konunun açıklayıcı bir ayrıntısı olarak işaret edilen bir konu demektir, eski deyişle mütemmim cüz.  Örneğin “Karadeniz katliamı ve Mustafa Suphi “dediğimizde cümlenin mantıksal kuruluşu merkeze bu katliamı almış olduğumuzu gösterir. Buradan bir “kurban” figürü belirir kafalarda, elbette acı ve öfke yaratır ama bu cümlede Suphi bir dipnot olarak kalır. Bugüne dek, bu cinayeti kim işledi, Kemal’in parmağı var mıydı sorusu hep öne çıkan soru oldu, bugün de yine buraya takılanlar az değil. Elbette bu soru yanlış değildir ve meşru bir sorudur, fakat artık bu sorunun cevabı verilmiştir. Ne var ki, bu soruyu merkeze aldığınızda ve buradan başlayarak hikâyeyi geriye sardığınızda yolunuz Bolşevik Rusya ve Mustafa Kemal Türkiyesi  ilişkisine varır ama orada kalırsınız. Başka deyişle bir kurbanın dramatik hikâyesinin peşine takılmış olursunuz. Varolan, Kardam’ın da kullandığı  belgeleri peşpeşe sıralasanız dahi ortaya çıkan portre yine de bir kurban figürü portresi  ya da onu aşamayan silik bir siyasi portre olur. Bize de bir kurbana ağıt yakmak, onu “kahramanlaştırmak” kalır yalnızca. Ya da kandırılmış bir saf der geçersiniz.

Oysa çok uzakta, bir ayrıntı, bir dipnot gibi duran bir başka soruyu merkeze alarak bu hikâyeyi  yeniden örerseniz, belgelerin sırrına varıp onları yeniden kararsanız karşınıza yeni bir şey, tarihi değerde bir Anadolu kilimi çıkar. Neden tarihin öznesi nitelemesi yaptığım da aşağıdaki sorunun yanıtına bağlıdır.

 Soru şudur:

Bakü’de toplanan, Mustafa Suphi’nin aktif biçimde örgütlediği, programını bizzat kaleme aldığı, TKP’nin 10 Eylül 1920 Kuruluş Kongresi’ni, Komintern/Bolşevikler  neden geçerli saymadılar, I. Kongre olarak kabul etmediler, başka deyişle mahkûm ettiler?  Suphi sonrası TKP yönetimleri, örneğin Şefik Hüsnü neden bu soruyu Komintern’e yöneltmedi  (sormuşsa, benim böyle bir belgeden haberim yok), bizler bu soruyu neden sormadık? Soru açık ki çok önemlidir, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katlinden hemen sonra toplanan Komintern’in bu kararı, görmezden gelinebilecek, üstünden atlanacak hafiflikte bir karar değildir. Bu can sıkıcı sorunun peşinden gidersek canımızı yakan Karadeniz katliamının derindeki nedenine de ulaşabiliriz sanıyorum. 

Bu soru üstüne hep birlikte düşünelim derim, notumu uzatıp bir makaleye dönüştürmek istemediğim için kendi yorumumu sonraki notuma bırakıyorum.

  • Abone ol