Öncelikle evvelki ara notumda açıklamaya gayret ettiğim bir kaygı üstüne düşüncelerini  ifade eden ve doğrudan bir düşünce açıklamasında bulunmasa bile, işaret ederek  konunun önemini paylaşan dostlarıma teşekkür ederim. Görüşlerin her biri üzerinde tek tek durmama imkân yok ve esasen  birlikte düşünmeye bir davet idi benimkisi, düşünmekle sanırım kötü yapmadık…

Duyduğum bir kaygımı paylaşırken kullandığım bir ifademin yanlış anlaşılmasını istemem, o notumda “Acelemiz yok” derken durup beklemeyi asla kastetmedim. Zaten ben de durup beklemiyorum, kitabımda bu konularda görüşlerimi açıklamıştım, yeri geldikçe de açıklamayı sürdürüyorum. Sovyet deneyimi üstüne örneğin Hüseyin Şengül  gibi eleştirel kitap yazmış başka dostlarım da var, iyi ki yazdılar, önemli katkı yaptılar, daha da yazılmalı.  Acelemiz yok derken kastım şuydu;  Uygulanan Sosyalizm (reel sosyalizm) konusunda henüz araştırılmamış ama araştırılmaya başlanmış o kadar çok konu var ki, bunlar konusunda bilgilenmeden Sovyet deneyinin bütünü üstüne bir kanaat sahibi olmanın neredeyse imkânsız olduğunu, bu çalışmaları izlemenin önemli olacağını söylemek istemiştim. Örneğin Sovyetler birliğinde ekonomi nasıl yapılandırılmıştı, mali sistem,  idari sistem, adalet ve hukuk sistemi, inanç, kültür ve eğitim, sağlık, konut  sistemi , nasıl yapılandırılmıştı, kadın sorunu ne durumdaydı, aile  kurumu nasıldı, bilimsel-teknolojik alt yapı nasıldı, dış politikası zaman içinde nasıl değişmişti, niye değişmişti, o toplumun bireysel ve sosyal psikolojisi nasıl oluşmuştu gibi ya da Sovyetler Birliği ve diğer gelişmekte olan ülkeler ilişkisi nasıldı, Sovyet deneyimi  Batı kapitalizmini, sosyal güvenlik sistemini  ve demokrasileri nasıl etkilemişti  gibi bir dizi konu var. O nedenle daha çok bilgilenmeye çaba harcamak ve toptancı yaklaşımlardan kaçınmak gereğine işaret etmiş ve bu konuda tersine eğilimlerle ilgili kaygımı dile getirmiştim.

Kaldı ki, kaygı duygusu her durumda iyi bir şeydir, çok insani bir duygudur; İnsanın eğer bir özünden söz edebilecekse bana göre bu öz insanın kaygı duyabilen bir varlık olmasıdır. Felsefenin de başlangıcı, arkhesi kendi bilgilerinden, kendi inançlarından, zamanın ruhundan kaygı duymak değil midir? Sanatsal yaratıcığın temelinde de bu yatmaz mı?…Eleştirici düşüncenin itici gücü de kuşku ve kaygıdır. Kaygısız olursan Tanrı, kaygıda kalırsan arafta acı çeken bir ruh, kaygına rağmen adım atmaya cesaret edersen  insan olursun. Değinilmiş olduğu için şunu da söylemeliyim; Kaygılarımın temelinde “eleştirirsem bana saldırırlar mı” gibi bir düşünce asla olmadı, eleştiri rahatsız eder, etmiyorsa orada sorun vardır ama eleştiri salt rahatsız etmek için de yapılmaz.

Kaygılarımın temelinde yeri geldikçe hep yinelediğim “Geçmişe, tarihe, o tarihi yaratanlara karşı adil olma” duygusu yatıyor. Ekim Devrimi pratiği, 20. Yüzyıl koşullarında, açlık içinde, savaşlarla yanmış yıkılmış devasa bir ülkede, önlerinde hiçbir örnek olmadan, denenmemiş bir yolda dünyayı değiştirmeye cesaret etmiş, dünyayı fethe çıkmış olanların düşünce ve mücadele pratiğidir. Böyle bir gelenek içinden gelmiş olmaktan hoşnut olduğumu her zaman söyledim ve yazdım. Buna karşın, adil olma kaygım bu pratiği eleştirmeme, hem de keskin eleştirime engel de değildir, örneğin daha cezaevindeyken “Leninizm aşılmıştır” diye yazmıştım, bugün de öyle düşünüyorum.

Teşekkürlerimle…

  • Abone ol