Rakip iki siyasi proje…

Ahmet Kardam’ın Mustafa Suphi / Karanlıktan Aydınlığa kitabı üstüne bir etüt olarak birkaç not yazmıştım, geçen notumda  Kardam’ın kitabında yer alan ve çok önemli gördüğüm bir olaya işaret etmiştim: 10 Eylül 1920’de yapılan TKP Kuruluş Kongresi’nin Rusya Komünist Partisi (B) ve Komünist Enternasyonal tarafından Mustafa Suphi katledildikten sonra “yok” sayılması... Geçmişte bu olaya işaret eden tarihçiler vardı ama ilginçtir, bu denli önemli sayılması gereken olay üstünde durulmamış, yalnızca kaydedilip geçilmişti. Ben geçen notumda neden yok sayılmıştı sorusunu sorup, yazımı orada kesmiş, yanıtımı gelecek notuma bırakmıştım. Araya başka şeyler girdi yanıtım gecikti.

Karadeniz katliamından sonra hem bu katliam karşısında büyük suskunluğun hem de bu yok saymanın açıklanan gerekçesi Suphi’nin “maceracı” olduğuydu. Ne yazık ki, Dr. Şefik Hüsnü de sonradan katliamın üstünde durmuş olsa da bu “maceracılık” suçlamasını o da yapmıştı. Oysa Karanlıktan/Aydınlığa kitabında apaçık biçimde görürüz ki, bu suçlamanın hiçbir temeli ve inandırıcılığı yoktur. Esasen “maceracılık” suçlaması da satır arasında, utangaç biçimde yapılmıştı.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının dönüşü, RKP(B)’nin ve Komintern’in bilgi dahilinde ve Stalin’in de onayıyla  gerçekleşmişti. Kaldı ki, bu gerekçe (maceracılık) TKP 1. Kongre’sini yok saymayı asla açıklayamaz. Bu kongre de hem Bolşevik partisinin hem de Komintern’in bilgisi içinde gerçekleşmişti ve kongrede de vardılar, kendileri tarafından yapılmış her hangi bir itiraz, bir eleştiri olmamıştı.

Ben, hem katliam karşısındaki suskunluğun hem de TKP Kuruluş Kongresinin yok sayılmasının nedenini Suphi’nin siyasi projesiyle bağlı görüyorum, ki bu siyasi projeyi ve onu amaçlayan Türkiye’ye dönüş kararını da onaylayan 1. Kongreydi.

Mustafa Suphi’nin yeni kurulmakta olan Türkiye ile ilgili siyasi projesi Yeni Dünya’da yazdığı yazılarda apaçık biçimde yer alır. Bu siyasi projenin bir arka planı da vardır ki, orada Bolşeviklerle Doğulu/Müslüman Komünistler arasında Doğu sorunu konusundaki görüş farkları, hatta Komintern’de Lenin ile M.N. Roy arasındaki sömürge ve yarı-sömürge ülkelere yönelik siyasi stratejiler arasındaki fark yatar. Bunlara burada giremeyeceğim kitaba bakılabilir.

Fransız ve İngiliz işgali karşısında Mustafa Suphi, bağımsızlık mücadelesini aktif destekler, hatta işgalcilere karşı silahlı mücadele yanlısıdır, bu amaçla bağımsızlık mücadelesi sürecinde Mustafa Kemal’i desteklemek gerektiğini açıkça savunur. Ama bu destek koşulsuz değildir, yeni kurulacak devlet konusunda İttihat Terakki’nin ve Kemalizm’in siyasi projesini benimsemez, kendi siyasi projesi onların siyasi projesine köklü biçimde rakiptir. Türk etnisitesine dayalı, monolitik, tepeden inmeci bir ulus-devlet inşasına karşı, Suphi,  demokratik, çoğulcu, laik ama sırtını İslâm’a dönmemiş, federe bir cumhuriyet yanlısıdır ama bu federasyon ancak halkların özerklik hakkı tam olarak kabul edilip, hayata geçirildiğinde işlevsel olabilirdi. Özcesi, “Hür milletlerin hür ittifakına dayalı federatif cumhuriyet”…

Mustafa Suphi Osmanlı’nın sosyolojik yapısı konusunda kendi eğitiminden kalkarak somut bilgi sahibiydi, tarım üstüne tez yazmıştı ve Osmanlı’da sosyoloji üstüne ilk kitap çevrisini Fransızcadan o yapmıştı. Yani somut durumun somut tahliline dayandırıyordu görüşlerini; O’na göre Batı toplumlarındaki tarihsel süreç, feodalizmden kapitalizme geçiş süreci Doğu toplumlarında yoktu, dolayısıyla bir burjuva demokratik devrimi söz konusu olamazdı, aynı şekilde gelişkin bir işçi sınıfı da yoktu dolayısıyla ilk etapta bir işçi sınıfı iktidarı da (sosyalizm) söz konusu olamazdı. Bir başka deyişle Lenin’in iki aşamalı devrim stratejisi bizde geçerli değildi (bunu açıkça yazmış değildir). Ancak Sovyet sosyalizminin varlığı koşullarında sosyalizme yönelmiş bir “demokratik halk devrimi” stratejisi geçerli olabilirdi.

O nedenle Türkiye’ye dönüşünün programı, somut hedefi kendisinin açıkça ifade ettiği gibi,TKP’in hükümet kurması, iktidarı alması falan olamazdı, Meclis içinde ve dışında etkili bir demokratik muhalefet yaratarak yeni kurulacak devlette söz sahibi olabilmekti amaç. Kurucu iradenin oluşumunu yalnızca burjuvaziye bırakmamak, işçi ve köylülerin, daha geniş olarak halkın kurucu iradesini yeni devletin inşasının temeline yerleştirebilmek zorunluydu.

Bu siyasi proje kimilerine, bugünün koşullarında geriye dönük düşünüldüğünde hayalci, ütopist gelebilir. Ama o tarihlerdeki somut koşullar açısından hiç de öyle değildi, realist ve devrimciydi. Realistti, çünkü Osmanlı devletinin çözüldüğü ama henüz bugünkü ulus-devlet sınırlarının çizilmiş olmadığı koşullarda, federe devlet modeli açık ki en gerçekçi modeldi. Çok etnisiteli, çok kültürlü, çok dinli, çok dilli Osmanlı kamusal bilinci de (toplumsal hafıza)  henüz canlıydı ve dolayısıyla özerklik hedefi de gerçekçiydi. Devrimciydi de bu program, zira halkın örgütlü gücüne dayalı olarak alttan ve aynı zamanda Mecliste yer alarak üstten sürece aktif müdahale ile devrimci bir değişimi hedefliyordu. Mustafa Suphi’nin bu siyasi projesi, Suphi sonrası TKP’nin hiçbir döneminde siyasi bir proje olarak yer almadı, karartıldı, TKP dışı sol hareketler içinde de bu devrimci proje yoktu, bugün de öyle.

Kemalizm’den kopamayışın, sol ve daha geniş radikal demokratik bir muhalefet geleneğinin oluşamayışının nedenleri bu tarihsel köklerde aranmalıdır.

İşte istenmeyen de tam olarak buydu. 

Kısacası, istenmeyen şey, güçlü etkili bir demokratik halk muhalefetinin oluşması idi. Böyle bir muhalefet potansiyeli o koşullarda açıkça vardı. Hatta Meclisin içinde ayrı bir grup olarak uç vermişti bile. O kadar ki, 1921 de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasa), halk şuralarını ve Kürtlerin özerkliğini kabul ediyordu ama bu anayasa hiç uygulanmadı, (1924’te etnik temelli yeni bir anayasa yapıldı). Söz konusu muhalefet hareketleri ise daha rüşeym halindeyken Karadeniz katliamıyla eş zamanlı olarak Mustafa Kemal tarafından yok edildi.

Özcesi, böyle bir siyasi proje temelinde etkili bir muhalefetin oluşması hem Moskova’nın, hem Ankara’nın bölgede tesis edilmesini istedikleri siyasi stabiliteyi (mezarlık huzurunu) engelleyebilirdi, o halde bu siyasi perspektif yok sayılmalı ve unutturulmalı, karartılmalıydı, öyle de yapıldı.

Çok yazık…

  • Abone ol