TÜRKİYE.!! TAMAMSIN..?

  • 27.05.2018 00:00

 Yıllar önce, Bornova'da bir yaz gecesi...

Bornova İGD şubesinin yakınında bir ekmek fırınında grev var.
Fırında topu topu 5-10 kişi çalışıyor. Bir şekilde bizimkiler tarafından örgütlenmişler, iki ay geçmeden grev başlamıştı.
İşte biz de o fırında grevci işçileri desteklemek için, küçük bir etkinlik düzenliyoruz. Etkinlik dediğimiz de derneğin önündeki küçük meydanda yere halka şeklinde oturup, marş, türkü falan söylemek olacak.
Dört beş fırın işçisi, dört beş kişi de biz Bornova İGD'liler varız.
Yani on kişi bile yokuz. Etkinliğin sönük geçeceği çok belliydi.
Derken yaklaşık 10 kişi civarında KÖGEF'liler geldi.
Sonra mı?
Önce size kısaca KÖGEF'i anlatayım.



Kıbrıslılar Öğrenim ve Gençlik Fedarasyonu (KÖGEF) adı üstünde Kıbrıslı öğrenci ve gençlerin kurduğu bir dernekti.
Dünya görüşlerimiz hemen hemen aynıydı. Normalde kendi demokratik örgütleri vardı ama İGD ile birlikte hareket ederlerdi.
Aslında onların İGD ile birlikte hareket etmeleri enternasyonalist bir dayanışma sayılırdı.
Sonuçta onların bir ülkeleri vardı.
O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs'lı öğrencileri işine gelirse T.C. vatandaşı gibi, gelmezse yabancı öğrenci gibi görürdü.
Benzer tavrı biz İGD'lilerden de görürlerdi aslında.
Onların sıradan bir İGD'li olmadıklarını, kendi örgütleri olduğunu, bizlerle birlikte hareket etmelerinin aslında bir dayanışma olduğunu çoğumuz anlayamazdık.
Yetişme kültürleri bize göre az da olsa farklıydı. Bizlere göre daha hoş görülü, daha kompleksizlerdi.
Entelektüel birikimleri de bizlere göre daha fazlaydı.
Neşeli ve rahat tavırları İGD'liler tarafından yeteri kadar militan olmadıklarına bağlanır, -biraz da kıskançlığın da etkisiyle olsa gerek- eleştirilir ve küçümsenirlerdi.
Oysa yukarıda ki videoda da görebileceğiniz gibi 12 Eylül öncesi faşist saldırıların hedefi olmuşlar şehit vermişlerdi.
Bana göre hiç de yabana atılacak bir militanlıkları yoktu. Aksine birlikte bir çok eyleme katıldığımızı biliyorum. Örneğin bir keresinde, Bornova'nın riskli bölgelerinde bildiri dağıtırken kurşunlanmıştık ve bildiri dağıtan grupta Kıbrıs'lı arkadaşlarımız da vardı.

O zamanların gençlik hareketlerinin bir çoğunda olan küçük burjuva, sekter özellikler biz İGD'liler içinde de yaygındı doğal olarak.
Ve biz İGD Bornova Şubesi üyelerinin içinde de...
Üyelerinin büyük çoğunluğu Ege Üniversitesi Bornova kampüsündeki fakülte ve enstitülerinde okuyan öğrencileriydi.
Ege Üniversitesi Bornova kampüsünde İGD'li bir öğrenci olmak çok zordu.
Özellikle Fen Fakültesinde okumak daha da zordu. Bizimle düşman olan siyasi grup orada çok güçlüydü. Bizi fakülteden atmak amacıyla silahlı sopalı saldırırlar düzenlerlerdi.
Benim öğrencisi olduğum Jeoloji Mühendisliği de o zamanlar Fen Fakültesinde bağlıydı.
Bu zorlu şartlar askeri bir disiplin gerektiriyordu. Bu askeri disiplin bir çoğumuzda sekter özellikler yaratıyordu.
Bana gelince, -beni o zamanlardan tanıyanlar bilir- öğrencilik yaptığım süre boyunca mücadelenin hep ön sıralarında oldum, defalarca yaralandım, 30, 40 kişi tarafından saldırıya uğradım, silaha karşı taşlarla mücadele ettim.
Ama bir türlü o askeri disipline uyum sağlayamadım. O zamanın İGD yöneticileri benim hakkımda defalarca karar değiştirmişlerdi.
Atak ve korkusuz mücadele ettiğim için hiyerarşik yapıda yükseltirler, ama onların kafasındaki yönetici gençlik lideri tanımına uymadığım için, bir türlü gülmeyi bırakamadığım, arkadaşlarımı fırçalamakta hevesli olmadığım, fırçalanmaya da razı olmadığım için kısa sürede rütbemi düşürürlerdi.
Ve bana; her daim somurtuk ve ciddi kalmayı başarabilen, beylik hamasi laflarla altındaki elamanlara, bıyıklarını çekiştire çekiştire liderlik taslayan,  tam kafalarına uygun birinin sorumluluğunda görevler verirlerdi.
Ama dedim ya Fen Fakültesinde İGD'li bir öğrenci olmak zor işti.
Bir süre sonra Halkın Kurtuluşu siyaseti bir saldırı düzenler o çok beğendikleri 'militan' tabanlarını kıçına vura vura kaçar, geride ben ve benim gibi "ciddiyetsiz, disiplinsiz" bir kaç kişi dayak yemeyi göze alarak direnmeye çalışırdı.
Ertesi günü hikayeyi duyan, yöneticiler beni karşılarında kafa gözü sarılı bir şekilde gördüklerinde benimle ne yapacaklarını şaşırırlardı.
Anlayacağınız benim örgütsel kariyerim sinüs eğrisi gibiydi. Bir iner çıkardı

İşte o yaz akşamı Bornova'da grevci fırın işçileri desteklemek için etkinlik düzenlediğimiz sıralarda Bornova İGD Şubesinin yönetim kurulundaydım. Kariyer eğrim yukarıda sayılırdı yani...
O etkinliğin sorumlusu yönetim kurulu adına bendim.

Doğrusu bu kadar az kişiyle nasıl bir etkinlik düzenleyeceğimi kara kara düşünmekteydim.
KÖGEF'li arkadaşların gelmesi çok iyi olmuştu.
Etkinliği başlattık. Önce kısa bir konuşma, ardında Nazım'dan bir kaç şiir, devrimci marşlar, bir kaç türkü derken, çok doğal olarak dağarcık çabucak tükendi.
Bereket ki KÖGEF'li arkadaşlarımız vardı. Onların dağarcıkları bizden çok fazlaydı.
Etkinlikteki ağır kasvetli hava gitmiş, bana kalırsa tam bir moral ve destek etkinliğine dönmüştü.
Fırıncı işçilerin bir kaçı Kürt, bir kaçı da Laz'dı.
KÖGEF'li arkadaşların o güzelim Kıbrıs şivesiyle söyledikleri Kürtçe Marşlar ve Karedeniz türküleri onların da çok hoşuna gitmişti.
Google'da aradım ama bulamadım. Kürtçe marşların Kıbrıs şivesiyle söylenmesi, hele hele Kıbrıs şivesi ile Laz şivesini taklit etmeleri o kadar hoştu ki, eğer bulabilseydim sizlerin de dinlemenizi isterdim.
Ardından o güzelim Kıbrıs Türküleri başladı.
Ne var ki hepsi çok neşeliydi.
Yaz akşamı açık pencerelerden, yakınlardaki kahvehanelerden bizi izleyen, Küçük Park civarı sakinleri de etrafımıza toplanmıştı.
Hele bir kaç türküden sonra sıra bir türküye gelmişti ki bir an, semt sakinlerinin ortaya çıkıp oynayacağını düşündüm.

dolama dolamayı
getirin bağlamayı
nerden alıştın yavrum
böyle göbek atmayı

amman yarim elinden
sarsam ince belinden
öpsem dudu dilinden
...

diye devam ediyordu ki cart bir ses, "Arkadaşlar bir dakika" diye türküyü yarıda kesti.
Baktım, hani yukarıda tarif ettiğim, o zamanki yöneticilerimizin ideal öğrenci lideri tipine uygun arkadaşımız ayaktaydı. Meğer o cart sesin sahibi oymuş.
Her zamanki gibi yüzünde eğreti bir ciddiyet, bıyıklarını çekiştire çekiştire konuşuyor.
KÖGEF'li arkadaşların şaşkın bakışları arasında, "Arkadaşlar kendimize gelelim. Biz burada grevi mi destekliyoruz, kına gecesi mi yapıyoruz? Devrimcilere böyle oyun havası söylemek yakışır mı?" gibisinden laflar söyledi.
Ben fena halde sinirlenmiştim.
Bu etkinliğin sorumlusunun ben olduğumu, kendisinin artizanlık yaptığını söyledim. (Artizanlık kelimesini yakın zamanda katıldığım "Goşizm" hakkında bir seminerde öğrenmiştim. "Artistlik yapmak" demenin sosyalist jargona uygun haliydi. Aslında tam da durumu tarif ediyordu.)
Ama cart sesli muteber devrimci sesli arkadaşım artizan kelimesini "partizan" anlamıştı.
"Yaparım arkadaş gerekirse partizanlık da yaparım" diye, güleyim mi kızayım mı karar veremediğim abuk bir yanıt verdi.
Tam o anda KÖGEF'li arkadaşlardan biri, "Eğlenmek de lazım değil midir?" diye itiraz edecek oldu. Kendisini bir diğer KÖGEF'li arkadaş susturdu.
Birden buz gibi bir hava esmişti.
İzlemeye gelen semt sakinleri dağılmaya başladılar.
Etkinliği bitirmek zorunda kaldık.
KÖGEF'liler de ayrıldılar.
Bizler de şubeye dönüp toplantı yaptık.
Gecenin geç vaktine kadar tartıştık.
Sonuçta anlaşamadık ama o yöneticilere olayı çok iyi anlatmış olsa gerek ki bu olay, benim ilk rütbe tenzilime neden olmuştu.
Bir iki gün sonra beni onun sorumluluğuna verdiler.
Dedim ya Fen Fakültesi İGD'liler açısından zor bir kampüstü.
Onun sorumluluk döneminde de Halkın Kurtuluşu siyasetinin bir kaç saldırısı olmuştu.
Bu saldırılar esnasında ortada hiç gözükmeyip normal zamanlarda ortaya çıkarak disiplini sağlamak şeklinde yapılan sorumluluk, bu fakülteye uygun değildi.
Bu işlerin bıyık çekiştirip, somurtmakla olmadığı ortaya çıkıncaya kadar bir kaç hafta benim sorumlum olmuştu.
Birkaç defa benzer değiş tokuş yaşadıktan sonra kavganın en zorlu zamanlarında memleketine döndü. Bir daha kendinden haber alamadık.

KÖGEF'lilere gelince...
Onlar tarzlarını hiç bozmadılar. 12 Eylül Darbesi başımıza balyoz gibi inip darmadağın olduğumuz güne kadar aynı tarzda devrimcilik yaptılar.
Ne neşelerini bozdular, ne türkülerinden vazgeçtiler. Düzenledikleri gecelerde "Dolama" türküsünü bol bol söylediler.
Sadece, "...nerden alıştın yavrum, böyle göbek atmayı" nakaratını söylemekle kalmadılar, sahneye çıkıp göbek de attılar.
Belki başka birçok somurtkan keskin devrimci, bıyıklarını çekiştire çekiştire onları eleştirmiştir.
Ama onların aldırdıklarını hiç sanmıyorum.

Oradaki KÖGEF'li arkadaşlarımdan biri, Oktay Kayalp, yıllar sonra Gazimağusa Belediye Başkanı oldu. 20 Yıl boyunca bu görevde kaldı.

KÖGEF'in kurucu başkanı Mehmet Ali Talat Kıbrıs Cumhurbaşkanı oldu.

Bizler ise bugün, 24 Haziran'da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde kabuslar yaşıyoruz.
Bir zamanlar 7-8 kişilik fırınlardaki işçileri bile örgütleyip grev yaparken, DİSK'in genel başkanı CHP'den milletvekili adayı olmak için istifa ediyor.
Bu günlere de öyle bıyıklarımızı çekiştire çekiştire keskin laflar söyleyerek geldik.
Hala beylik ve keskin laflar ediliyor.
Etnik temelde siyaset yapan bir partinin listesinden milletvekili adayı olmak "sosyalist prestij" sayılıyor.
Sosyal medyadan oy vereceğimiz partiyi açıklayıp, kendimize afi edinmeye kalkıyoruz.
Tercihlerini aynı yönde açıklamayanlara afra tafra yapıp, ne demek istediklerini bile anlamaya çalışmıyoruz.
Yazdıklarına üstün körü bakıp demek istediğini anlamaya bile çalışmadan yaftalıyoruz.

İGD'nin kuruluş yıl dönümlerinden birinde denk geldiğimiz arkadaşım Oktay Kayalp -o zamanlar sanırım hala belediye başkanıydı- bana; "Düşüncelerine katılmam ama dikkatle okurum seni" demişti.
Tam da yazılarımın üstün körü okunup bol bol yaftalandığım zamanlardı.
Güldüm, "Okuman yeter" dedim.

O yaz akşamında orada olan ya da birlikte diğer eylemlere gittiğimiz birçok Kıbrıs'lı arkadaşımı hatırlıyorum.
Eğer bu yazımı okuyanlar varsa kendilerine selam olsun, diğerlerine de iletsinler selamlarımı...
Neşeleri, esprileri ve o güzelim şiveleri hala aklımda.
Genellikle soru sorarken, "mi", "mı" takısı kullanmazlardı.
Örneğin, "Tamamsın..?" diyorlarsa, "İyi misin?" anlamında "Tamam mısın?" diye soruyorlardır.
Eğer 40 yıl önce olduğu gibi yine bizimle dayanışmak üzere burada olsalardı, sosyal medyada fenomen olan "Tamam" etiketini nasıl kullanırlardı acaba?
Bence şöyle olurdu:
TÜRKİYE.!! TAMAMSIN..?

Nadi Öztüfekçi
25 Mayıs 2018

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.