Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Türkiye’nin sosyo-politik dinamikleri

  • 11.07.2011 00:00

Avrupa’nın son beş yüz yıllık tarihindeki “kapitalistik ivme”ye, bir astar boyası gibi altyapı oluşturan “liberte”nin taşıyıcı gücünün, örneğin Fransa’daki gibi “aydınlanmanın tepeden inmeci” figürlerince değil; Baltık’ta, Hansa’da, kuzeyde yâni, koca bir ortaçağın ağırlığını sırtlarında taşıyan yığınların, “din kurumu”ndan da süzülegelen, ama çektikleri bin yıllık hasretlerle mağdur ve bu yüzden de din dâhil her şeye “protest” bakarak, her şeyi yeniden üreten o kitle dinamiklerince üstlenilip yaratıldıklarını görmek ve bilmek gerekir.

Nitekim, liberal değerlerin simgesi sayılan “laissez faire, laissez passer” deyimi, doğal olarak İngilizce olacak yerde, neden Fransızcadır? Çünkü, Baltık’ta kendiliğinden gerçekleşen şey, territorial Fransa’da, ancak dilek tutarak, ancak haykırarak, ancak temenni ile, ya da kestirmeden gidilirse, sözüm ona tepeden inmeciliklerle kolay kılınacaktır da ondandır.

Oysa tüm toplumsal devinim ve değişimler, bir gecelik şıpın işi olmayan, sarkıt ve dikitlerin damlaya damlaya oluşmalarındaki gibi evrimsellikler sayesinde gerçekleşmişlerdir.

Yansıtırsak... bugünün Türkiye’sinde de böyle olmaktadır. Aydınlanmanın kötü birer kopyacısı olan “tepeden inmeciler”in sabaha karşı devrimleriyle değil, bin yıllık Anadolu açlığının, nihayet silkinerek, üretim ilişkilerindeki birikimlerini ve hasretlerini, geleneksel ve dinsel değerlerinin tutarlılıklarıyla yeniden yorumlayarak yaratmaya kalkıştıkları ve bir yandan da, “Anadolu Protestanlığı”nı toplumsal yaşamın tezgâhlarında dokudukları bir evrimsel değişimin, upuzun koridorudur, şimdi bu içinden geçtiğimiz.

Kadranın “saniye çubuğu”na kafayı takan kolaycılar, akrebin “durağan sanısı veren koşusu”nu göremez ve algılayamazlar.

Yâni, bu “mütedeyyin” unsurlar mı yapacaklardır, şimdi o devrimsel değişimleri?

Ne sandınız, elbet de onlar yapacaklardır!

Siz gençliğinizde, “tarihî maddeciliği” ve zamanınızı, “Allah var mıdır, yok mudur”a indirgeyerek boşu boşuna harcamışken, o din, tıpkı Baltık’taki gibi, daha başka ve köklü sebeplerle de birleşerek, Anadolu insanlarını stabil kılan “güven ve dayanışma atmosferli” birlikteliklerin kimyasal reaksiyonlarına işlevsellikler katıp, bugünkü gürbüzlüklerine için için güç kazandırıyordu.

İşte bu halk da, artık kendi geleneksel dinginliklerinin tutarlılıklarıyla, evrensel ve liberal değerlerin denizlerine yelken açmış görünmektedirler. Bu devasa ummanda, kapitalizmlerin, demokratik sosyalizmlerin, sosyal adalet ve özgürlüklerin, zenginliklerin, barışın, vs’nin sayısız seçenekte yerleşim yerleri ve adaları vardır. Oraların hangi limanlarına erişecekleri ve yanaşacakları elbette ki ayrı birer meseledir. Lâkin, toplumsal ve siyasal yaşamın derin ve berrak sularında kendi öz iradeleriyle, ilk kez vasileri olmadan yüzebilmektedirler.

Şunu da ekleyelim ki, beş yüz yıllık kapitalizmin Avrupa’sı, bu süreçlerde hep zıttı ile varolabildi. O zıtlık ise, coğrafyasının doğu ucundaki Osmanlılık idi.

Kendi “birliği”ni, her aşamadaki ekonomik yapısının birer siyasal yansıması olan “Ulus-devletler Çağı”nda ya da “İmparatorluklar Çağı”nda yahut “Faşizmler Çağı”nda iken zorla; ve iki büyük savaşın ardından gelen “Demokrasiler Çağı”nda iken de nihayet iyilikle ve güzellikle AB’de toplamayı, günü gelince nasıl ki öğrendilerse; coğrafyalarının doğu ucundaki zıtları yanlarında olmadan, sonunda onu da içlerine almadan, Avrupa’nın Avrupa olamayacağını da öğreneceklerdir.

Türkiye de, beş yüz yıldır zorla girmeye çalıştığı o Avrupa’ya, AB’ye uyumla katılarak, finali Yeşilçam filmlerindeki gibi mutlu sonla biten bir öyküye imza atmış olacaktır.

Türkiye’nin “ancien regime”inden gelenler, bu olup bitenleri yazık ki anlayamamakta, ya da anlamak istememektedirler.

Sivil-asker üst bürokrasisi, CHP, MHP gibi tutucu siyasal unsurlar, İstanbul Dükalığı’nın rantiye sermayesi ve onların medyatik sözcüleri, sahillerin küçük burjuvaları, resmî ideolojinin ezberlerlerinde dirsek çürüten üniversiteler vb. kurumlar, temsil ettikleri köhne değerlerle giderek marjinalleşmektedirler.

Kendilerini ilerici ve çağdaş zanneden bu zavallıları nerelerinden tutsanız elinizde kalmaktadır.

Yüklendikleri parlamenterliklerden tutun da, oynadıkları futbola kadar her şeyleri çürümüş görünmektedir.

O yüzden de, Anadolu dinamizminin dönüştürücü vasfını kavrayamamakta, onların siyasal temsilcilerinin akla ziyan ataklıklarına akıl sır erdirememektedirler.

Bir Meclis’in yasama faaliyetleri, tıpkı var oldukları sıradakine benzer şekilde, yok olmaları halinde de aynen yürüyorsa, bahse konu vekillerin “gizli işsiz” olduklarından söz edilebilir. Yâni, CHP’liler yemin etmeyerek, nazari olarak saptanması bir hayli zor görünen bu özelliklerini de test etmemize fırsat vermiş bulunmaktadırlar.

Ama asıl şaşırtıcı nitelikleri, Silivri’yi boşaltmak için buldukları formülü canla başla savunurlarken, Türkiye halkının altını oymayı meslek edinmiş darbecileri kurtarmak uğruna, insan haklarından, demokrasiden, özgürlüklerden utanmadan sıkılmadan dem vurarak, artık iyiden iyiye pervasızlaşmış olduklarını göstermeleridir.

Bunları çözmüş olduğu için, Erdoğan da, “Şişhane’den aşşâ, Kasımpaşa” diyerek, Allah’tan hiç istifini bozmamaktadır.
 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar