Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Türkler ve Kürtler

  • 22.08.2011 00:00

Zenciler de, Çinliler de benzemezler birbirlerine. Ama onlardan biri değilseniz, kolay mıdır ayırdına varmak bunun? İlkin, sanki hepsi birbirinin aynısıymış gibi gözükmekte değil midirler gözümüze?

Farklılıklar, ancak içlerine girilince, birbirleriyle itişip kakışmaları su yüzüne çıkınca,işte o zaman dönüşmezler mi, ortalıkta gezinmeye başlayan karakedilere?

Örneğin “Hutular ile Tutsiler“den biri olup ötekini öldürmek, bizim buralardan bakılınca - nedeni ne olursa olsun- hangimize traji-komik gelmemiştir ki?

İnsanlık âleminin en büyük soykırımına uğramış yetmiş yıl öncesinin mazlum Yahudiler’i, bu sefer şimdilerin mazlumları sayılan Filistinliler’e, nasıl olur da besleyedururlar üçbin yıllık deve kinlerini, pekiyi? Hiç mi ders alınmaz hayattan; et pişer tuzda da, insanın benliği pişmez mi acıda?

Sırplar’la Boşnaklar’ın çok mu farklıydı durumu? Sırf inanç yerlerinden ayrılan karındaşlar değil miydiler onlar da?

Uçaktayken, tâ onbin metre yukarılarda, mesafeler sonsuz bir hızla katedilerek gidilirken; bir katre sudaki mikroskopikler gibi, insanların milyonlarcasını meselâ savaşırlarken tahâyyül edersiniz aşağılarda, sanki yoklarmışçasına ve göremeyerek.

Bir müddet gidildikten sonra, meselâ cümbüş yapıyor olduklarını düşlersiniz o sırada, toylar kurdukları tam altınızdaki yerlerde.

Biraz daha ilerlediğinizde, örneğin âfetlere kapılanların, acılara sürüklenenlerin hizasına geldiğinizi varsayarsınız izdüşümlerinizde.

Yani, hercümerçlerini ve binbir hâllerini kurarsınız kafanızda, aslında birbirlerinden zerre kadar farkları olmadıklarını bir çırpıda çözüp kavrayıverdiğiniz, aşağıdaki o insan topluluklarının. Ve türünüzün ne denli zayıf, ne denli minnacık oldukları geçer içinizden, sorunlarına dalıp gittiğinizde.

Somali’yi yıkanın iklim ve kuraklık olmayıp, her şeylerden önce klân ve cemaat savaşları olduğunu; bu durumun da, hepsini insan olmaktan çıkardığını yazıyordu, oraları gidip gören Prof. Dr. Mehmet Altan, Star’daki yazısında:

“Bu cânım ülke neden bu durumda?

Kesinlikle kuraklıktan değil...

Akılsızlıktan.

Kabilelerin buralara egemen olma savaşı ülkeyi ve halkı bitirmiş”, diyordu.

Saymaya kalkarsak sayfalar yetmez, yeryüzünün bir bardak sularda kopartılan fırtınalarına.

Türkler’le Kürtler’in birbirleriyle alıp veremediklerinin, ne farkı var tüm bunlardan? Ona gelelim, dilerseniz.

Ne istiyorlar Türkler’le Kürtler? Bir Kürt ya da Bir Türk kalmayasıya, kırılmasını mı birbirlerinin?

Bin yıllık kardeşliklerden söz edip, sonra da dövüştürmek gençlerini otuz senedir, göz göre göre Allah’ım ne riyakârca, düşünsenize bir.

Tam kendilerine gelince, niye soyluluğa bürünsün ki, kutsadıkları uğurlarda ölmeleri ve birbirlerini öldürmeleri.

Nasıl da alışmışız üstelik, nasıl da kanıksamışız olanı biteni ve cenaze törenlerini, ki bakmayın öyle, çoğumuzdaki afraya tafraya ve dövünmelere. Yeter ki kendi çocuklarımıza denk gelmesin piyango; bir de zamansızlığıyla, çıkıp aksatmasın olmadık bir etkinliğimizi.

Hepimiz öğrendik gerisini ve nasıl davranılacağını, birkaç günlüğüne.

Neler yazılacağını da; örneğin şimdi benim yaptığım gibi. Biraz devletin organlarına çatmak, biraz terör örgütüne sitem ederek verip veriştirmek ve ardından, bir takım dengeleri de gözeterek, “şu şöyledir, bu böyledir” falan diye ahkâm keserek, lâfı “ben dememiş miydim”e getirip koymak, neticede.

Otuz yıl yahu dile kolay, tam otuz yıl!

Utanmalıyız kendimizden ve birbirlerimizden. Otuz yıl, her iki tarafın kırkbin kadar gariban çocuklarını, doymak bilmez bir iştiha ile, hem vurduracağız kafa kafaya, hem de hiçbir şey olmamakta imiş gibi davranarak; sakin sakin, altlı üstlü, içli dışlı, kucak kucağa, yanak yanağa, koyun koyuna yaşıyor olacağız hep birlikte.

Bir de kalkıp, güzel güzel övüneceğiz böyle hâllerimizle, ki hele bu hiç normal gelmiyor bana. Elele tutuşup doktorlara taşınmalıyız, bana sorarsanız, hastalıklara daha fazla karmadan.

Her türlü milliyetçiliklerle, daha iyi yaşamanın mümkün olamayacağını öğrenebilmemiz için daha ne kadar ölüm gerekiyor, biz Türkler’e ve Kürtler’e, var mı bileniniz?

Var mı nasıl çözüleceğine dair, o bildik ve içi boş retoriklerin ötesinde, söyleyecek iki çift lâfı olanınız?

Baksanıza, içinden geçmekte olduğumuz konjonktür, bir halklaşma sürecidir; dünyayı karıştıran ve bir keşkek kazanındaki gibi altını üstüne getirerek fokurdayan.

Oligarşik angaryaların yük arabalarına halklarını koşarak çektiren devletler, tarihe karışacaklar artık, görmüyor musunuz?

Toplumların giderek özgürleşecekleri, sadece kendi devletlerini değil, yoz olan diğerlerini dahi belirlemeye yeltenecekleri, başka halkların ellerinden kardeşçe tutanların göverecekleri ve dinamizmler kazanacakları, küreselliklerin yeni rüzgarları esiyor. Onunla sürüklenip gelen ve taze bir ekmeğinkine benzeyen o kokuyu almıyor musunuz?

Eski Türkiye’nin ve bütün doğru bildiklerinizin üzerlerine birer çizik atın. Hele bir de bu güne, resmi ideoloji ile bezenip şartlanarak gelmişseniz. Hele bir de, gelir dağılımının yarısını yutan yüzde yirmidekilerden biri değilseniz.

Kuzum ne işiniz var, onların arasında?

Ve eğer, saramazsanız barışla bu irinli yarayı, utanç duymanızda bir beis de olmayacaktır, Türk ya da Kürt olarak doğduğunuz için.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar