Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Kapalı ekonominin İzmir Fuarı

  • 12.09.2011 00:00

Ediz Hun’u değil de, hoyrat üslûbuyla daha çok Hayati Hamzaoğlu’nu çağrıştıran Hürriyet’in langur-lungur yazarı, “İzmir Fuarı açıldı” diye başlıyordu, geçenlerdeki yazısına.

Ve bir daussıla sızlanmasıyla da, Zeki Mürenlerin, Cem Karacaların, Barış Mançoların, Saniye Canların artık o fuarda sahne alamayacakları “Yeni Türkiye”ye hayıflanıyordu.

Hadi onlar sonsuza kadar yoktular; ya Edip Akbayramlara, Erkin Koraylara, Erol Büyükburçlara, Berkantlara, Metin Ersoylara ne demeli?


Müzeyyen Senar
hastaydı. Bülent Ersoy, Muazzez Abacı, Gönül Yazar, Ahmet Özhan, Nesrin Topkapı, Halit Kıvanç, Orhan Boran, Erkan Yolaç... Ve sıraladığı daha nicelerini, anlıyoruz ki AKP’nin yavanlaştırdığı bu yeni hayat yüzünden, yazık ki artık hiç kimseler hak edemiyorlardı.

Yanıp yakınılan o gösteri dünyaları bir yana; yaşamın yüzeydeki devinimlerine ve ritimlerine odaklanarak yapageldikleri düztaban yorumlarla maruf, illiyet ve içerik yoksunu bu tür popülist yazarların, nihayet fuarcılıktan da anlayabildikleri, seksen yılda ancak bu karatlardadır işte.

Eskinin Türkiye’sini ananların ve arayanların salya-sümük ağıtları da göstermektedir ki, onların sorunu, meselâ dünya kapitalizminin “dolaşım” trafiklerinde yer edinmek suretiyle, “üretme”, “tüketme” ve “üleşme”lerdeki zenginliklere yol açacak mübadele mekânları demek olan fuarların, bu işlevlerini yeterince kavrayamamış olmaktır.

O yüzden de, fuar demek, daha ziyade, Ege’nin iyot kokularını da sürüyüp getiren İmbat Rüzgârları’nın melodik seslere karışarak insanı esrikleştirdiği, o açık hava gazinolarının vakti kerâhati kadarlıktır.

Dükkâncılıklarla ve kasabalar ile kentlerdeki pazar ve panayır yerleriyle yetinen tüm içe dönük doğunun, en batı uçtaki simgesi ve Kemalist Cumhuriyet’in de sıkı bir bekçisi olan İzmir’in, küresel ekonomiye başından beri neden eklemlenemediğini ve liberal değerlere de neden sırt çevirdiğini anlamak, şimdi sanki biraz daha kolaylaşıyor.

Pazar, ekonomik hiyerarşilerin merdivenidir. Bu ilişkilerden uzakta kurulan hayatlar, başka türlü bir yaşam biçimini tanımlarlar.

Nitekim, çocukluğumun köylerinde, örneğin Tekirdağ’ın haritalardaki hizasına henüz karpuz resimlerinin konduğu yıllarda, dayılarım bostandan traktörler dolusu kavun-karpuz çekerlerdi de, anca hayvanlara yedirmeye yarardı. Viyana’nın, Berlin’in, Stokholm’ün pazarlarına o zamanlardan beridir gönderilemediler diye, o karpuzlar artık burada da yoklar şimdi.

Çünkü, güçleriyle o alışılmış mübadele çemberlerini kırarak ve ilkel seyyar satıcıların, cılız dükkâncıların, dâhili toptancıların ve hal’lerin üzerlerine alıcı kuşlar gibi gölgelerini düşürerek, kentleri esir alıp yutan ve yerlerine kendileri geçen fuarlar, borsalarla birlik olup, geniş bölge ekonomilerini küresel ölçeklerde seferber etmek suretiyle, 16.yy’dan beridir kapitalizmin üst katlarını inşa etmektedirler.


Paris
’in, Amsterdam’ın, Venedik ve Londra’nın fuarları, önce çöplerin, atık suların, çürümüş sebze yığınlarının, hem pis kokuları, hem de taze yiyeceklerin enfes rayihaları arasında, naftalinli gibi kokan pazenlerin, top top şayak kumaşların, tabanları tahtadan kunduraların, tamircilerin, ama sadece bunlar değil; küreyip sıkıştırılmış kar şerbetçilerinin, burunlar tutularak yenebilen sosisçilerin ve kulakları tırmalayan bağrışmalar arasında, başlangıçta tam seyirlik curcunalar iken, giderek uzmanlaşmalara, denetlenmelere, palazlanmalara ve tabii ki güzelleşmelere de doğru seyretmekte ve evrilmekteydiler.

Meselâ Leipzig’de fuar, meydanları ve binaları yıktırıp, kenti kendine göre yeniden yaptırtmaktadır. Kastilya’daki Medina del Campo ile, ondan bir hayli uzaktaki Frankfurt am Main, o şenlikli kentler arasına katılmak için âdetâ birbirleriyle yarışmaktadırlar. Floransa ve Toskana’nın diğer bütün kentleri, bir cümbüşün içine dalmış gibidirler. Sabahın ilk ışıklarıyla ayaklanan kasabalar, fuarlara doğru yürüyüşe geçmekte; dünyanın satıcılarına, falcılar, hokkabazlar, ip cambazları, üçkâğıtçılar, diş çekenler, muhabbet tellalları, gezginci hanende ve sazendeler eşlik etmektedir.

Evet, bir cazibe faktörü olarak bu sektörlerden de vardır; ne ki, dört asır sonrasının İzmir’indeki gibi asli unsur tarzında değil de, tüccarlar arası ilişkilerin toptan ticaretlerini gözlerden kaçıran “cambaza bak” aldatmacalarına yarayacak kadarlıktırlar. Küresel mallar ve paralar hızla el değiştirmekte, pamuk şekerlerle avunanların payına da, yapış yapış avuçlarındaki kirli çubuklarla yetinmek düşmektedir.


Paris
’in Saint-Germain’inde, Hollanda’da La Haye’de, Venedik’in Terra Ferma’sının başlıca kenti olan Verona’da, Bologna’da Porchetta’da ve daha bir sürü yerde... örneğin Anvers’te, Sevilla’da, Granada’da pazarlar büyüyerek fuarlara dönüşmektedir. Champagne fuarları, Cenevizlilerin Besançon fuarları da denen Piacenza fuarları, Languedoc ve Provence fuarları... “Dünyada hiç bir mal yoktur ki, bu buluşmalardaki yerlerini almamış olsun!” denerek, tarihe not kazınacaktır.

Ve kapitalizm, kendi evinden dışarıya çıkamayıp yerel kaldığında, o atmosferleri solumaktan öteye gidemeyen Hürriyet yazarının, sazlı sözlü fuar özlemlerinin, aslında hangi aymazlıklara karşılık geldiği değerlendirmesini, artık siz okurların bilgeliklerine ve muhayyilelerdeki hünerlerine bırakıyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar