Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Bedelli askerlik... Vicdani ret... vs. (1)

  • 18.11.2011 00:00

 Toplumsal sorunlarımızı birkaç günlük gündemler tarzında yaşamaya öylesine alıştık ki, yerini bir başkası alana kadar yalapşap tartışıp, özünü yakalayamadan bu konuyu da eskiteceğiz, korkarım.

Kısa dönem askerlik... dövizle askerlik... bedelli askerlik... vicdani ret... gibi farklılıklar ve karmaşalar, çağ dışı bir “askere alma sistemi”mizin varlığından kaynaklanıyor, netice olarak. Yâni, “zorunlu askerlik”ten.

Çoğu uygar ülke tarafından terkedilmiş ya da nispeten demokratikleştirilmiş olan bu model, ulus-devletler çağının erken safhalarında uygulama alanı bulmuş ve devletler sisteminin küresel ölçekteki dengelerini yerlerine oturtan büyük savaşlara, bol ve ucuz asker temininde önemli rol oynamıştır. Ayrıca, yurtiçindeki rejimlerin içselleştirilmeleri ve aynı tezgâhlardan geçirilen halklarınbirörnekleştirilerek homojen hâle getirilmeleri işine de yaramıştır.

Nitekim, Osmanlı süreci de olmakla beraber, asıl 1920’lerden itibaren Türkiye’de de; kurulan genç Cumhuriyet’in ve onun nükleer yakıtı olan Kemalizm’in, toplumun genlerine bir ideoloji olarak kazınabilmesi bakımından, eğitim seferberliğinin bir parçası misyonuyla; okulların parmak aralarından sızarak kaçabilecek köylü çocuklarının dinsel, dilsel ve etnik homojenliklerde asimile edilmelerinde yarayışlı görevler yüklenmiştir.

Ne ki, gerek günümüz dünyasının çok daha özgür ve demokratik hâle gelmesi, gerekse “savaş”ın yapısındaki nicel ve nitel değişimler, buna uygun yeni ve yapısal dönüşümleri, askerlik kurumu bakımından da gerekli kılmıştır. Günümüz savaşları, terörizmle mücadeleyi giderek öne çıkaran, daha ziyade saman alevi gibi bir çırpıda gerçekleşiveren bölgesel çatışmalara dinamizm ve duyarlılık isteyen ve büyük itilaflara karşı da ittifaklar içinde olmayı zorunlu tutan, bir mahiyet taşımaktadırlar.

En kabadayısı birkaç gün süren bu şıpınişi şenlikler(!), tüm dünya için, tv’lerin başına geçerek naklen izlemeye alıştıkları, âdetâ havaifişek gösterilerine dönüşmüş seyirliklere çevrilmiştir

Her şeyin çabucak olup bittiği o birkaç günlük süreçte, kentlerin altyapıları, askerî mahfiller, havaalanları, deniz üsleri, stratejik sanayi tesisleri yok edilmekte; saldırıya uğrayan taraf, on yıllar boyunca belini doğrultamayacak kadar tahrip görmektedir. Sokaktaki o görünen askere ancak, daha ziyade hava akınlarıyla ve balistik füzelerle yapılmış yıkımlardan sonra iş düşmekte; süngünün ucundan çok, muhaliflerle ve yerel halkla kurulan diplomatik ve sempatik ilişkiler önem kazanmaktadır.

Artık eskisi gibi işgaller de yoktur. Tahrip edilen, tehlikeli olmaktan çıkınca, ekonomik anlamda bağımlı hâle getirilerek, kontrolü elden kaçırılmadan, toprakları bir an önce terkedilmektedir.

Saldırıya uğramaktan mutlaka kaçınmalı, muharebe edilecekse de taarruz eden ya da gerilla savaşını seçen anlayışlar öne çıkarılmalıdır. Zira savunan taraf kesinkes tahrip olmaktadır. Savunma, bir muharebe şekli olarak anlamını kaybetmektedir. Savunulacaksa, harbe girmemek; sorunlara mutlaka diplomaside çözümler bulmak, daha faydalı görünmektedir.

Artık düşman birlikleriyle yüz yüze gelmeler de, üzerlerine açılan hazırlık ateşleri ya da taarruz çıkış hatları da tarihe karışmakta, konvansiyonel silahlar ve klasik birlikler miatlarını doldurmaktadırlar.

Yok edici saldırılar, eskiden olduğu gibi gene zengin ve gelişmiş ülkelerden ya da onların koalisyonlarından gelmekte; saldırıya uğrayanlar, gene geri kalmış ve ötekileştirilmiş kadersizler olmaktadır.

O hâlde, dünya paktları içinde dayanışma ararken; kendi halkını riske ederek, İran’larla, Rusya’larla ittifaklar kurmaya hevesli generallerden farklı olarak, tarihe ve küresel jeo-politiğin trendlerine dikkat kesilip, yanlış taraflarda yer almamak lazımdır.

İşte bu hâl ve koşullardaki TSK, teşkilat, malzeme ve kadroları (TMK) bakımından, eskide kalmış kurumsal yapısıyla, hükmü geçmiş taktik ve teknikleriyle, artık bir geçmiş zaman ordusuhüviyetindedir.

Türkiye’nin Silahlı Kuvvetleri’nin, bu hantallığı ve geride kalmışlığı yüzünden, yarın bir savaş çıkarsa belki de yenilecek dahi olduğu, sistemik bir sorunu vardır. Çoğu kimsenin görmediği, o nedenle de hiç sözünün edilmeyip gözden kaçırıldığı bu sorunun kaynağı ise, zorunlu askerlik sistemidir.

Çünkü bu sistem, tüm teşkilatın kuruluşlarındaki personelin yarısını, harp çıktığında çağrılmak üzere, yedekte tutan bir modeldir. Şu anda meselâ ordunun mevcudu, muvazzaflarının sayısı itibariyle 800 bin kişi ise; aslında bu, kuruluş ve kadrolara en az bir buçuk milyon kişinin tahsis edildiğini, kalan yarının harp çıktığında terhis edilmiş yedeklerden oluşacağının öngörüldüğünü, göstermektedir.

Zira askerlik, 20 ile 46 yaşlar arasındaki erkeklerin, ilkin muvazzaf olarak kışlalarda, sonra da yedek olarak sivil yaşamda çağrılmayı bekledikleri bir yükümlülüktür. Yâni ordunun aşağı yukarı yarısı silahaltında, diğer yarısı da yedekte durmaktadır.

Örneğin, bir piyade bölüğünün olması gereken mevcudu 204 iken, hiçbir vakit 100-110 kişiyi geçememiş; hazardayken hep bu yarısı kadarlık eğitimler, tatbikatlar ve harp hazırlıkları yapılabilmiştir. Bu aynı, bir futbol takımındaki 11 kişiden, her zaman için sadece altısının var olup, diğer beş oyuncusunun, elini kolunu sallayarak, ancak maç günü gelip katılmasına benzer.

(Konuyu pazartesi de sürdüreceğiz...)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar