Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

İçişleri Bakanı, Başbakan’ı çıraklaştırıyor

  • 30.12.2011 00:00

 Şiirlere şarkılara esin kaynağı olan görselliği ve mest eden güzelliğiyle Boğaziçi, aslında jeolojik bir gazabın ürünüdür. Sadece o mu? Birbirleriyle âdetâ özene bezene birleşmiş gibi duran denizlerle toprakların, yeryüzüne hokka gibi oturmuş tüm manzaraları, şaheserliklerini, milyonlarca yıldır süren magma hareketlerinin çöküntülerine ve akıl almaz depremlerine borçludurlar.

İşte bu “sorunlu dinamizm”, nasıl ilginç coğrafyalar yaratmışsa; Fransa ve özel olarak da Paris, modernitenin merkezi olan Avrupa’nın en problemli çocuğu olarak, siyasal ve toplumsal meselelerin med-cezirlerinde çalkalanırken, küresel entelijensiyanın en albenili beşiği sayılmıştır. Ne zaman“Avrupa tarihi” karıştırsam, Fransa hep sorunludur. Sosyolojik olarak, görkemli dişiliğine ve mümbit doğurganlığına rağmen, meselâ Anglo-Saksonlara nispetle, öyle fırt diye değil de, daima“sezaryen”le, yâni sulbünü ne yapıp edip ancak “müdahalelerle” sürdürebilmiştir.

İşte bu onu aynı zamanda cazibeli kılmış, sosyo-kültürel ilişkilerin forum alanına çevrilerek, son birkaç yüzyılın dünyasına siyasal sığınaklık yapmıştır. Toplumsal değişim süreçlerinin, tereyağından kıl çeker gibi kolay ve rahat tecelli ettiği ülkelerdeki merkezler, munis, hareketsiz ve can sıkıcı yerlerdir. Paris’i Paris yapan, tarihsel olarak hop oturup hop kalkan bu kültürel atmosferidir. Yeryüzünün bu çerçevede ne kadar problemlisi ve tabii ki o oranda da ne kadar yaratıcısı ve çözümcüsü varsa, tencere yuvarlanmış kapağını orada bulmuş gibidir.


“Zor”
u, sadece “zor araçlarına başvurma eğilimleri gösteren toplumlarınki” olarak değil de, aynı zamanda “bu vesileyle zoraki koşullarda yaşayan”, ekonomik politik ve sosyolojik süreçlerin “sıkıntılı insanları” olarak görmek kaydıyla ifade edersem; zor bir toplum olan Fransa’yı, bazen muhayyel bir tasavvurla, örneğin kalkıp Kafkaslar’da bir yerlere, ya da Orta Asya’da Afganistan’a bitişik, yahut Levant’ta Suriye’nin altlarında oralarda bir yerlere yerleştirip, “ne menem bir kültürel dokuyu, nasıl bir çabuklukla üretirdi acaba?” diye düşlediğim ve “doğu toplumlarına benzeme katsayısı bakımından, etrafını saran Avrupa’ya nazaran sanki en yüksek” o imiş gibi bir abartıyla düşündüğüm de olmuştur.

Yâni, manzarası güzeldir güzel olmasına da; toplumsal ruhunun derinliklerindeki tektonik hareketler, konuya vâkıf birinin rasathanesindeki grafilerde nasıl görünüyordur acaba? O da işin bir başka veçhesidir.

Britanya hegemonisinin küresel ölçekte hüküm sürdüğü 19. yüzyılda, sivil bürokrasi geleneğini ve“idare”yi Fransa’dan almak; 20. yüzyıl başına doğru da “askerî” bürokrasiyi Prusya’dan aparmak; bizim de nasıl savruluşlar yaşamış ve kimlerin dokuma tezgâhlarında motiflenmiş bir toplum olduğumuzun ipuçlarını vermektedir.

Fakat, Fransa’yla gerilen ilişkiler vesilesiyle değindiğim bu hususları, ortalığa aniden çıkarak olmadık lâflar eden İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in söylemleri, birdenbire anlamsız ve talî hâle getiriyor.

Hani Erdoğan’ın “çıraklık, kalfalık, ustalık” üçlemesi vardı ya; izlediniz mi bilmem, Brad Pitt’in oynadığı, hayatı tersine yaşamak suretiyle yaşlı doğup gittikçe gençleşerek ölen, Benjamin Button’ın tuhaf hikâyesi isimli o filmini anımsatıyor bana.

Çünkü Başbakan’ın “git-gel”leri, öteye de beriye de salınmaları, beni başından itibaren şaşırtmıştır hep. Özellikle, bu son İçişleri ve Savunma bakanlarının atanmasında gösterdiği performansıyla, siyasal hayatına tıpkı Benjamin Button gibi tersinden başlayarak, ilkin sanki ustalığını, ikinci döneminde kalfalığını, bu son süreçte de çıraklığını sergiliyor gibidir.

Sayılabilecek tonla sebepten biri olarak, milletvekillerinin parti disiplini adı altında, genel başkanların emrindeki kör, sağır ve dilsizlerden oluşan niteliksiz bir bölüğe dönüştürülmüş oldukları gösterilebilir.

Gerçekten de, Türkiye’nin tüm sathından yerinde duramadıkları için seçilerek kalkıp parlamentoya gelen, o vilâyetlerin neredeyse en siyaset delisi adamları, daha sonra dut yemiş bülbüle çevrilmekte ve salı günkü grup toplantılarında birbirlerinin yüzüne “bel bel” bakarak, dikkatlerini anca, konuşma yapan genel başkana nereye geldiğinde alkış tutacaklarını kaçırmayacak kadarlık toparlayabilmektedirler.

Benim okuduğum askerî okullardaki sınıf kıdemlilerinin, konuşan, gürültü çıkaran veya bir şekliyle yaramazlık yapanları bir koşuda “idare”ye yetiştirmelerindeki gibi işlevleri de olan grup başkan vekilleri ayrıca, memleketi idare eden başbakana yahut parti genel başkanlarına, buna benzer bir erketelik hizmeti vermektedirler.

Eyfel Kulesi’nden zerre kadar hazzetmeyen ünlü öykücü Guy de Maupassant, “o hâlde yemeklerini ne diye o kuledeki restoranda yediği” sorulduğunda, “çünkü, Paris’te Eyfel’in görülmediği tek yer burası da ondan”, dermiş.

Yapıları iyice monarklaşmış bu partilerin genel başkanlarının yerinde olsam; “bundan iyi çözüm mü olur” deyip, hiç hoşlanmadıklarımı, sesini kısmak, ya da kendilerini kontrolüm altında tutmak, hâttâ tasfiye etmek istediklerimi dahi derhâl milletvekili yaparak, canlarına okur, tozunu attırırım valla hepsinin.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar