Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Neden insanın değeri yoktur

  • 2.01.2012 00:00

 Hangi sözcükleri yan yana getirsem de anlatabilsem, tam olarak ne olduğunu? Nasıl becersem de, en taş gibilerin bile yüreklerini titreştirip, otuz yıllık bu kirli savaşa “yeter” demelerini sağlasam?

O insanlar neden öldüler?

Buna yol açan sebeplerin en derinde yatanı, “hukuksuzluk”tur. Onlar her şeyden önce “hukuksuz bir toplumda yaşadıkları için” öldüler.

Hiçbir devlet, çatısı altındaki insanlardan daha değerli değildir. Binlerce yıllık despotluklardan sonra devletler, barındırdıkları insanlar için varolduklarını, nihayet hukukun içinde kalarak öğrenebildiler, çağdaş dünyada. Ama aynı şeye, yazık ki gelinemedi henüz bizim buralarda. Çünkü bu anlayışları edinmemek için, âdetâ bilinçli olarak hukuk eğitiminden geçmemeleri gerekiyordu, bizdeki kamu görevlilerinin. Güç kullanma yetkileriyle donanmış kimselere, “insan hakları” bilinci verilmeden silah kullanma yetkisi verilirse, olacağı budur sonunda. Bütün melânet, denetimden yoksun bir güç kullanıcısının, hukuka bağlı olarak yetiştirilmeden istihdam edilmesi yüzündendir.

Örneğin, Harp Okulu’ndaki “Taktik dersi”nde, askerî talimnamelerin yazdığı ilkeler çerçevesinde, her türlü hâl tarzları ve harekâta tesir eden faktörler işlenir de; bu hususlara “hukuk” ne der, nelere izin verip neleri yasaklar, o hiç konuşulmaz.

Askerî talimnameler, hukuktan ve insan haklarından bağımsız olarak kaleme alınmış kitaplardır. Amerikan tercümesi olsalar da, en azından “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin BM’ce kabulünden önceki, elli milyon insanın katledildiği o Dünya Savaşı koşullarının ürünüdürler. “Nasıl adam öldürüleceği” o kitaplarda yazılı ise, “nasıl sınırlandırılacağı” da hukuk kitaplarında yazılıdır. Ama onlar okutulmazlar.

Günümüz ölçütlerine göre suç teşkil edebilecek kavramlardan biri olarak, örneğin “düşmanın imhası” gösterilebilir. Talimnamelerde lâfzı sıkça geçen “imha muharebesi” için, ayrıca “Harp Tarihi dersi”nde işlenen “Büyük Taarruz”da da, kaçmakta olan düşman kuvvetlerinin takibine ve imhasına memur edilmiş olan Fahrettin Altay komutasındaki Süvari Kolordusu’nun, çevirme harekâtına zamanında başlayamayıp, kimi unsurların elden kaçmasına sebep olması, hayıflanılarak dile getirilmiştir. Oysa günümüz değerleri bakımından böylesi kavramlar ve yaklaşımlar bırakınız kendi halkını, düşmanına karşı bile, işi soykırım suçlamalarına kadar götürebilecek mahiyetteki hukuksal gelişmelere doğru evrilmektedir.

Ava giden avcılar dahi, ilgili hukuk mevzuatını ve av yönergelerini okumadan hayvanlar için bile tetiğe dokunamazlarken, askerî okulların müfredatında ve yetiştirilen subayların ruhlarında, insanı hedef alan savaşın hukuksal boyutunu da tecessüs ettirmek, akılların ucuna dahi gelmez. Savaş demek, âdetâ hukuksuzluk demektir.

Hani yere düşmüş bir lokma ekmek, nasıl alınıp da üstüne basıp geçilemeyen bir sakınmayla, öperek ve alına götürülerek kenara konuyorsa; insan hayatını kollama yetisi de, o kimselere işte böyle bir titizlikle kazandırılmalıdır.

Ve yine Harp Okulu’nda, bizim zamanımızın biricik hukuk dersi olan “Anayasa Hukuku”na profesör(!) olarak, hukuk fakültesini bireysel gayretiyle dışarıdan bitirmiş bir piyade subayı gelirdi. İlköğretimin “Yurttaşlık Bilgisi” bile, bu denli pejmürde bir kepazelikle sunulmamıştır. Namluyu herhangi bir tarafa doğrultmanın belirleyeni, süzgeçten geçmiş çersiz-çöpsüz bir bardak demli çay gibi, hukuk olsaydı; ve o hukuk, kafalarda ve ruhlarda hava gibi su gibi elzem bir faktör olarak yer etseydi; lise çağındaki o otuz beş Kürt çocuğu, belki şimdi ölmemiş olabilirlerdi.

Üstelik bir yandan, “yanlış istihbarat verildi” gibi bir saçmalıkla, kıvırtmaya çalışılacağa da benziyor. İstihbarat, bir askerî tasarrufun “dışarıdan ithal etme” mazeretine sığınabileceği bir girdisi değildir. Aksine, harekât emrini bizatihi kim vermişse, onun, bahanesini başka yerlerde arayamayacak olduğu içsel bir faaliyetidir. Marketten şişe süt alır gibi, bozuk çıkınca sorumluluğun bir başkasına yıkılmasının mümkünü yoktur. Komutan sorumluluğu, sadece yapılanları değil, yapılmayanları da kapsar. Öyle fiyakalı fiyakalı kükremenin bir bedeli olmak gerekir.

Zaten subay adaylarının, daha Harp Okulu’nun alfabesinden öğrendikleri ilk şey; “Bir harekâtın başarıya ulaşabilmesi için, olmazsa olmaz dört ilke: Emniyet, Keşif, İrtibat ve İhtiyat”tır. Uğranılan baskınlarla “emniyet”in, bombalanan gencecik çocuklarla “keşif”in, birbirlerinden bihaber ilişkilerle “irtibat”ın ne durumda oldukları, sanırım, ortadadır.

Ancak, Sezar’ın hakkı Sezar’a... “İhtiyat” bakımından ellerine su dökülemeyeceğini teslim etmek suretiyle, haksızlık da yapmamak gerekir. Çünkü ordudaki subay-astsubayların büyük bölümü, Ankara’da masa başlarında ve Anıtkabir’deki “Ata’ya bağlılık” törenlerinde boy göstermekle bir hayli meşgul olduklarından, zorunlu olarak “ihtiyat”ı oluşturmaktadırlar.

Hoş, aslına bakarsanız bütün millet ihtiyattadır ya! Ne ki, bunların mini-minnacık(!) bir farkı, ilâveten sükseli üniformalarının ve oldukça dolgun maaşlarının da olduğudur.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar