Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

6 Ocak 2012: Saltanatın kaldırılması

  • 9.01.2012 00:00

 Bütün bu olup bitenleri, yüzyıllık sosyo-politik ve tarihsel süreçler bağlamında analiz ederek anlayabiliriz, ancak. Üstelik, kulaklarımıza doluşmaya yeltenen yalan yanlış retoriklere aldanmadan ve kafalarımızı karıştırmaya kalkışmalarına aldırmadan.

Nedir öyleyse gerçek?

Türkiye’nin ömrü, Osmanlı bakiyesi topraklarda, Osmanlı bakiyesi ahaliyle kurduğu “Cumhuriyet İdaresi”nden beridir, kendisine musallat olan “militarist Kemalist bir vesayet rejimi”yle baş etmeye çalışmakla geçmiştir. Bu gayretlerinde zaman zaman başaracakmış ve hacir altında yaşamaktan kurtulacakmış sanısı verse de, rüştünü siyasal olarak başarıp da hiçbir vakit doğru dürüst ortaya koyamamıştır.

Bir türlü dinamiğe dönüşmeyen, tarihsel olarak “iki ana akım”dan birini temsil eden ve diğeri tarafından sürekli baskı altında tutulan bu damar, Anadolu’nun ve Trakya’nın geniş ve mütedeyyin“köylü ve zanaatkâr kitlesi”nden meydana geliyordu. İşte henüz yeterince örgütlü olmayan bu yığınlar, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında “İlk Meclis’in 2. grubu”nu oluşturacaklarken horlanmışlar, darmadağın edilerek İstiklâl Mahkemelerinde yargılanmışlar, asılmış ve tasfiye edilmişlerdir.

2. Dünya Harbi’nden sonra, çok partili süreçte yeniden filizlenip boy atmışlar, seçilerek iktidara gelmişler; ne ki, bir darbe ile gene alaşağı edilerek ve gene mahkemeler kurularak yeniden asılmışlar, yeniden tasfiye edilmişlerdir.

Turgut Özal’a gelinene kadar, dar anlamda iktidar olsalar bile muktedir olamamışlar; gerçek bir iktidarı, diğer damar olan Kemalist militerlerle paylaştıkları oranda varolabilmişler; kendilerine şöyle yan gözle bakılmaya görsün, derhal “şapka”larını kapıp gitmişlerdir.

Turgut Özal sonrası da yine kaotik, yine o bildik pespayeliklerde geçmiş; Cumhuriyet tarihi, âdetâ bir askerî müdahaleler delik deşiği utanmazlıklarıyla bezenmiştir.

Tüm bu darbelerin asıl hedefi olan mütedeyyin köylü ve zanaatkâr sınıfı, giderek kentleşmiş, okumuş ve zenginleşmişlerdir. Doğru dürüst iktidar olamadıkları ve Cumhuriyet’in zencilerini temsil ettikleri için, hem mağdurluğun dinamizmiyle, hem de “faiz ve rant” hampacılığıyla kirlenmemişler; sanılanın tersine, teokratik gericiliklerin taraklarında da dokunmamışlardır.

Neredeyse yüz yıldır ağız tadıyla iktidar olamayan Anadolu’nun bu mütedeyyin sermayesi, kendini üretime ve uluslararası ticarete vererek, devlete gereksinim duymadan, küresel ilişkilere dahi kendi dinamikleriyle geçerek; yani Kemalist militer egemenleri ve onların işbirlikçilerini by-pass ederek, siyasal olarak varolabilmenin “ekonomik ayağı”nı da telafi etmişlerdir.

İşte bu damar on yıl önce, AKP ile bir kez daha atak yaparak iktidar olmuş; ezeli rakibi Kemalist militarizmi, bu sefer belini bir daha doğrultamayacak şekilde, âdetâ mayonezin kesilmemesi için yağı yumurtaya ustaca yedire yedire çırpma yavaşlıklarıyla, o günden beri aşama aşama tasfiyeye koyulmuştur.

O hâlde, olup bitenlerin neler olduğu gerçeği, tarihe ancak bu perspektiften bakılırsa anlaşılabilecek bir şeydir. Eski Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanmış olması da, artık “taht” katına da ulaşıldığını simgeler. Eğer Silahlı Kuvvetler, bizdeki gibi özerk ve kapalı devre bir sistemde ise, bu tarz yapıların başındaki Genelkurmay başkanları, bir bakıma despotizmin monarklarına benzerler. Siz o yapılarda bir sürü tasfiyeler gerçekleştirmiş olsanız bile, baştaki sultanı hal’etmeden, ne yapsanız anlam taşımaz. Genelkurmay başkanları bir tespihin imamesi gibidirler; onları derdest etmek demek, tespihi imamesinden kavrayıp, öyle kopararak dağıtmak demektir.

Bu nedenle, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen askerî bürokratik vesayet rejiminde, Genelkurmay Başkanı’nın ve Kuvvet Komutanları’nın birincil derecede rolleri vardır. Diğer geri kalanların hemen hepsi onlardan sonra gelirler ve verilen görevleri yaparlar. Yarandıkları oranda da terfi ederler. O yüzden, eğer bu militarist ve antidemokratik model yok edilecekse, asıl bu unsurlara dokunulmalıdır. İşte dün yapılan, en yüksek seviyenin sorgulanır hâle getirilmiş ve buna nihayet başlanmış olmasıdır.

Bu suç örgütünün, TSK’nın genç subay, astsubay, erbaş ve erlerden müteşekkil muharip gövdesiyle hiçbir ilintisi yoktur. Burada yargılananlar onlar değildir. Yargılananlar, aristokratikleşmiş generaller ile, kışla meşakkatlerinden yırtmış, ya da emekli olmuş konformist çıkar gruplarıdır. Bunların ayıklanması, ordudaki taze filizlerin daha gümrah büyümek için ayrık otlarından kurtulmalarını andırır.

Terör örgütü olup olmadıklarına gelince... Jakobenizm, tabiatı ve tarihteki yeri itibariyle, korku salmak, yıldırmak ve sindirmek üzere şiddeti esas almış bir uygulayımdır. Nitekim bunlar, ülkemizin hiç de yabancısı olmadığı süreçlerdir. Terör denince, sadece kırda bayırdaki tedhişi anlamamak lâzımdır. Kimi özel paramiliter unsurları saymazsak, elbet de ayrı bir terör örgütü kurup yönetmediler; ne ki, TSK’yı sanki bir terör örgütüymüş gibi kullanmaya kalktılar, ama.

Sonuç olarak, demokratik Cumhuriyet’te yaşamamıza bir türlü izin vermeyen o “saltanatın kaldırıldığı” günlerdir, içinden geçtiklerimiz. Bunu kavrayamayıp yanlış cenahta duranlara da, daha iyi anlayabilecekleri bir dille söylersek; Osmanlı’nın bitişini gören Mustafa Kemal’in dahi, buna sebep olan paşaların safında değil de, Anadolu’ya geçip halkın yanında yer aldığını anımsatmak, sanırım kendilerine, azımsayamayacakları bir iyilik olacaktır.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar