Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Yoksa yoksul nesiller mi

  • 10.02.2012 00:00

Ne çok din konuşuluyor bu ülkede Tanrım, yatıp kalkıp ne çok din işleniyor.

Bu güne kadar nasıl geçti ise, bundan sonrası da aşağı yukarı öyle geçmeyecek mi? Bin dört yüz yıldır hallolmadıysa meseleler, yine öyle hallolmadan sürüp gitmeyecek mi?

Fakat neden bu kadar çok tepiniyorlar, üstünde bunun? Neden bu kadar çok takmış vaziyetteler? Yoksa, bu işte bir bityeniği mi var?

Bireylerin, hane halklarının, yâni tüm toplumun somut yaşamlarını belirleyen maddi hayat; üretimlerle, o üretimleri üleşmelerle ve o üleşimlerin bir sonucu olarak yaratılmış zenginlikleri tüketmelerle, toplumsal hiyerarşide hepimizi bir yerlere oturtur ve hepimizi sıraya sokar. Aslolan tecelli budur; gerisi sadece palavradır.

İşte tüm siyasal iktidarlar, uyguladıkları politikalarla sıraya soktukları o kitlelerin, yerlerini beğenmeyip her an huzursuzluk çıkarabilecek olmalarından daima korkmuşlar ve önlem alma ihtiyacı duymuşlardır. O yüzden de, bireylerin ve toplumsal grupların, insicamı bozmamak üzere, hiza ve istikametlere girmelerini isterler.

Kendilerine müstahak görülen ya da kaderlerine düşen yerde hiza ve istikametlere bakmak demek; stabil olmak, mevcut yapı ile uyumlu olmak, uysal olmak demektir. Her siyasal iktidar, kendi düzeni bakımından, böyle sorunsuz yurttaşları olsun ister. Ve her siyasal iktidar, buna erişmek için farklı yöntemler geliştirmiştir.

Toplumsal tarihimizin son iki yüz yıllık modernleşme sürecinde, 1789 Devrimi ve Napolyon savaşları sonrasında “Fransız etkisi”, Kırım Harbi sonrasında “Prusya/Alman etkisi” ve II. Dünya Savaşı sonrasında da “Amerikan etkisi” ile bu günlere sürüklenegeldik.

Birbirlerine uyum ve uyumsuzluklarla eklemlenen bu süreçlerde, Fransız etkisi daha ziyade“İdare”mizi, Alman etkisi “ordu”muzu, Amerikan etkisi de sanki “iş hayatı”mızı belirlemiş ve yapılandırmış gibidir.

Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in de ilk yüzyılında, bu modernleşme öyküsündeki yerleri talî kalmış görünen kitleleri çekip çevirenler ise; ilk kez ele geçirdikleri iktidarlarıyla, geriye dönüp, şimdi bunlara yeniden gelenekseli, yani “din etkisi”ni de katmaya çalışıyorlar.

Birbirlerinden farklı olsalar da, bu modellerden temin edilen ortak fayda, “üniform” bir toplum yapısıdır. O nedenle, milliyetçiliklerin, militarizmlerin ve dinselliklerin amaçlayacakları tek şey, merkeziyetçi denetimlerle “munis ve birörnek” bir toplum yaratmaktır.

Bir kurumun ilerici ya da gericiliği, onun toplumsal yaşamdaki rolü ile ölçülür. Hayata mutluluk katmasını bekleyeceğimiz bir araç olarak din, eğer üretici unsurlar “toplumsal artık”tan paylarına düşeni hakkaniyetle alabilsinler diye, vicdanların serbestçe zuhur edebileceği, düşünmenin ve ifade etmenin sınırlandırılmayacağı temel hak ve özgürlükleri dalgalandıran bir bayrak işlevlerinde ise ilerici; değilse gericidir.

Yüzyıllık uykularından yekinip de uyanan toplumsal alt katmanlar ve onların bu işe yarayan dinsel değerleri, militarist oligarşiye başlangıçtaki karşı koyuşlarıyla ilerici bir niteliğe sahiplerken; AKP’nin, bir çift ayakkabının tekine fit olması gibi, âdetâ her şeyin yarısı kadarıyla yetinip, savunmaya ve tahkimata geçmesiyle, şimdi artık durağanlığa ve giderek gericiliğe dönüşmeye başlamışlardır.

Türkiye zenginleşmekte; ne ki kitleler, bundan nasiplerini alamamaktadırlar. Ülke, uluslararası düzeylere de ulaşmak suretiyle, kapitalistik ilişkilerde altın çağını yaşamakta; ihracat tırmanmakta, holdingler akıl almaz ciroları yakalamakta, bankalar gelmiş geçmiş en yüksek kârları edinmekte, ama yığınlar daha da yoksullaşmaktadırlar. Gazeteler, tv’ler, entelektüeller, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları soyut siyasal konulara gırtlaklarına kadar batmışken, gündelik yaşam da avuçlarının arasından sıvışarak kaybolup gitmiştir.

Günlük hayat tam bir sömürü cehennemidir. Dünyanın kuş uçmaz kervan geçmez bir ucuna kur’a çeken öğretmenler, hiç değilse iş buldukları için sevinç gözyaşları dökmekte, bütün küçük işletmeler umarsız bir şekilde batmayı beklemektedirler.

Ülke otuz yıldır bir iç savaş yaşamakta; teğmen çıkar çıkmaz kendi halkıyla savaşmaya başlayıp, sonunu getiremeden albaylıktan emekli olan bir subay nesli yetişmektedir.

Dış ilişkilerde, “Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığı” o meş’um çizgiye, yeniden dönülmüşe benzemektedir.

Teslim etmek gerekir ki, Sayın Başbakan bu ülkeye bir hayli iyi işler yapmış bir halk çocuğudur. Lâkin, belli ki artık yorulmuş ve tükenmiştir. Yanlış şeyler yapmakta, yanlış şeyler söylemekte, giderek mücadele ettiklerine öykünmektedir.

Örneğin, bizim gazeteyi, yazarları, profesörleri gizlice dinlemek de neyin nesi? “Terörle mücadele kapsamında ve suç işlenmesini önlemek amacıyla” bir de, ha? Ne kadar ayıp, ne kadar yakışıksız! Yazıklar olsun, kınıyorum sizi! Başka da bir şey söylemeye dilim varmıyor, şaşıp kalmaktan. Hem “ileri demokrasi”den dem vurmak, hem de “polis devleti” yöntemlerine tevessül etmek, ne hazin bir çelişkidir? Yakıştırıyor musunuz şimdi, bu yaptıklarınızı kendinize? Bu muydu özlediğiniz düzen? Biz size, ne düşünüyorsak yazıyoruz, zaten her gün.

Sonuç olarak, dindar nesiller mi yetiştirirsiniz, orasını bilemem ama, bu adaletsiz gelir dağılımı ve giderek tırmanan demokrasi dışı davranışlarınızla, yaptıklarınızı bozarak, “yoksul nesiller”yetiştireceğiniz kesindir.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar