Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Balyoz davasına yeniden bakış (4-son)

  • 13.04.2012 00:00

Bir önceki yazımda “orgeneraller”i anlatmakta kalmıştım. Sonuç olarak, koğuşlardaki ranzaların arasındaki mesafelerin bile kaç santim olacağına kadar ordunun belirleyenleri iken, bu darbe plânlarından haberim yoktu, diyecek bir orgeneralin olabileceğini tahayyül dahi edemiyorum ben. Bırakın bîhaberliklerini, askerî müdahalelerden geçilmeyen elli yıllık bu sürecin asıl mimarları onlardır ve eğer bir dönemin hesabı görülecekse, yaşayan ne kadar orgeneral varsa işe onlardan başlanmalıdır.

Dikkatimi çeken bir başka husus da, Silivri tutuklularının arasında azımsanmayacak sayıdaki “denizci ve havacı”nın varlığıdır. Oysa TSK, gerek askerlik mesleği, gerekse ülkenin siyasal yapısını kuşatan vesayet ilişkileri bakımlarından, su götürmez bir “karacı” hegemonyası altındadır ve bu, tarihsel olarak da böyledir.

Meselâ 27 Mayıs’ta, yahut 12 Mart’ta, hâttâ 12 Eylül’de, darbeleri yapmak bakımından denizci ya da havacıların esamisi dahi okunmaz. 28 Şubat’ta etkinlik belirtileriyle farklı imiş gibi görünen Gölcük’teki hareketlerin varlığı, dönemin Dz.K.K. Ora. Güven Erkaya’nın kişisel darbe merakı yüzündendir.

Yoksa karacılar, ne denizcileri ne de havacıları, bırakın öne çıkabilecekleri bir darbeye muhatap etmeyi, onları neredeyse askerden bile saymazlardı. Doğrusunu isterseniz, zaten onlar da pek öyle askerlik delisi de değillerdi. Birbirlerine dahi “komutanım” diye değil, ağbi-mağbi falan tarzında hitap ederlerdi. Nitekim yeri geldiğinde siviller bile, denizcileri ve havacıları, karacılardan epeyi farklı gördüklerini söylemezler mi? Yani adamların askerî ölçütlerdeki gevşeklikleri, onlara dahi bu izlenimlerle yansımıştır. (Fakat televizyonlara çıkıp, “Recep İvedik” gibi davranışlar sergileyen emekli bir hava generalini, istisnai bir çerçevede değerlendirmek yerinde olur.)

Pekiyi, bu dönemde ne olmuştur da ağırlıklı görevler, gerek darbelerin plânlanıp gerçekleştirilmesinde, gerekse darbenin meşrulaşabilmesi için ortamın olgunlaştırılmasında, ülkenin bütününü sarıp sarmalamış olan Jandarma teşkilâtı varken, Özel Kuvvetler dururken, ellerinin altında bu işleri kotarabilecek birlikleri dahi bulunmayan denizcilere ve havacılara kalakalmıştır? Ola ki, bunda bir bit yeniği olmasın sakın?

Fakat daha da önemlisi, bu darbe süreçlerinin irdelenmesi meselesinde hemen herkes, kendilerini yargı yerlerinin iddianameleri çerçevesine hapsetmişler ve o iddiaların öngörüleri kadarla sınırlanarak yetinmeyi yeğlemişlerdir. Bu ise tartışmaları kayıkçı kavgasına döndürmüş, sığlaştırmış, darbelerin sosyo-politik, ekonomik ve tarihsel açılımlarını engellemiş, reformist konuların işlenmesini daraltmıştır. O nedenle de, askerî problemlerin yasama faaliyetleriyle çözümü hususlarında, siyasal olarak bu vakte kadar elle tutulur hiçbir değişim gerçekleştirilememiştir.

Hâlbuki ilkin, son elli yılın tüm askersel eylemlerini, Meclis’te kurulacak vasıflı bir komisyonda enikonu mercek altına almış olsaydık; hem o darbelerin birbirleriyle ilintilerini, birbirlerini nasıl tamamladıklarını, kurdukları nizamın yapıtaşlarını ve yasal düzeneklerini usulünce tesbit ederdik; hem de bunlardan kurtulmak için nasıl bir reformlar dizisine gereksinim olduğunun dökümünü çıkarırdık. Ziyan edilmiş yaşamların şikâyetlerini, ihbarlarını ve nadim olanların itiraflarını değerlendirerek sorgulanmalarını ve tasniflerini yapar; varolan suçları ve suçluları yargı yerlerine yönlendirir, şimdiki ceza davalarını daha mantıklı, daha belgeli, daha anlaşılır ve daha sistematik kılardık. Herkesin artık ağzındaki baklayı çıkarmak zorunda kalacağı ahlâkî bir rüzgâr eserdi, ne güzel.

Işıldaklarımızı başka yerlere çevirmemize izin vermeyen, savcı yetenekleri ve verileri kadarlık iddianamelerin, bu raddede bağımlıları olmasaydık, yargılananlara da yargılanmayanlara da, askerî doktrine hiç mi hiç uymayan tasarruflarının hesabını, “bu orduyu size bunun için mi emanet ettik” diye sorardık.

Örneğin, “Trakya’dan gelecek bir saldırı için konuşlanmış bir ordunun, sorumluluk sahası derinliği 50-60 km’yi geçemez iken, nasıl olur da o sorumluluk sahasının bir hayli gerisinde kalan ve Edirne hududundan 250 km. içerideki İstanbul’un, 400 km. içerideki Sakarya’nın, 500 km. içerideki Bursa’nın iç karışıklıklarına müdahaleyi düşünür ve asli sorumluluğunuz olan yurt savunmasını savsaklarsınız?” derdik.


“Bu görevler, darbeci anlayışların bir devamı olarak, önceki plânlardan beridir sürüp geliyor olsalar bile; müdahale imkânlarını arttırmaya gelince, üst komutanlıktan dört ilâve tugay daha isteyeceğinize, seminer sonuç raporuna, bu kentlere müdahalenin sizin işiniz olmadığını, bu tedbirleri artık polise bırakma vaktinin geldiğini, ordunun bütün kuvvet çoğunluğunu düşmanın önünde tutmasının doğru olacağını yazmanız gerekmez miydi”
 şeklindeki sorumuzu yanıtlamalarını da isterdik.

Silivri’de tanık olarak dinlenen Yaşar Büyükanıt, lâfın bir yerinde yargıca, “Ben de ordu komutanlığı yaptım, oradan biliyorum ki İstanbul’u idare etmek zordur”, demişti. Bunlar sadece orduyu değil, milleti de yönettiklerini her fırsatta çekinmeden söyleyebiliyorlar.

İklim gerçekten değişmedikçe, anlaşılan bir şey olacağa benzemiyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar