Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

GS-FB derbisi

  • 30.04.2012 00:00

 Geçen haftanın en önemli spor olayı GS-FB derbisiydi ya; bunun üzerine, bizim gazete mutfağındakilerin, o akşamki maç hakkında yeni bir yöntem icat ederek, kısa birer yorum yazısı bekledikleri köşe yazarlarından biriydim ben de.

Maç yedide başlayacağına göre, yazıyı en geç dokuza kadar gazeteye geçmemin doğru olacağını söylemişlerdi. Olur dedim, ama artık netameli mi dersiniz, pimpirikli mi dersiniz, ne derseniz deyin; “neme lâzım, bakarsın aksar- maksar” deyip, saat daha beş dahi olmadan, ben yazacağımı yazıp, göndermiştim bile gazeteye.

Önce, maçı maçtan evvel anlatmaya kalktığımı görünce “erdiğime” kanaat getirmişler ki, telefonda gülerek, “güzel olmasına güzel de, Namık Bey, hâtıralarınızı değil, seyredip maç hakkındaki yorumlarınızı gönderecektiniz. Galiba bizi yanlış anladınız”, dediler.

Yanlış-manlış değil, bal gibi doğru anladım ben! Ne ki, asla maç seyretmediğim ve bunu da seyretmeyeceğim için, maksadım onlarınkiyle çakışmamıştı, o kadar! Böylece, siz de o yazıyı tabii ki okuyamadınız.

Lâkin ben inatçı adamım. Öyle kolay kolay pabuç bırakmam kimseye. Rahmetli Özay Gönlüm’ün “çöz de al Mustaf’ali” türküsünde anlattığı gibi; hani çoban, tam karısı oyuna duracağı esnada düğün bitivermiş de, ertesi gün domuzlanıp sürüyü meraya çıkarmamış ve köylüye yeni baştan düğün dernek kurdurtarak bir güzel kurtlarını döktürtmüş ya; işte şimdi ben de aynısını yaparak, o gün yazamadıklarımı buraya yazayım da, görsünler günlerini bizimkiler:


Ne maçtı ama

Vay be! Demek 52 yıl olmuş. Askerî okuldayken, Mithat Paşa’daki FB-GS maçına yeni yetme bir futbol delisi olan arkadaşımın zoruyla gitmiştim, ilk kez. Keşke gitmez olaydım. Belki futbola bu denli duyarsız kalmazdım o vakit.

1960’tı, 11 yaşlarındaydık ve sahada, sanırım Lefter, Basri, K. Mustafa, Can Bartu, Metin Oktay, Turgay gibi ünlü futbolcuları vardı, takımların. “Sanırım” demem boşuna değil; anlatayım:

O zamanlar parasız pulsuz çocuklarız hepimiz. Demek ki cebimizdeki birkaç kuruş, fiyatı en ucuz olan“duhuliye”ye yeterliymiş ki, ancak oraya bilet alabilmişiz. Gene böyle şimdiki gibi, ligde dananın kuyruğunun kopmasına ramak kalınan günlerdeydik.

Duhuliye dediğin, aynı Çanakkale harbindeki siperler gibi. Toprak seviyesinin altından, çepeçevre dolanıyor stadyumu. Derinliği yetişkinlerin çeneleri hizasına falan geliyor. Bizimse boyumuzdan bir karıştan fazla yukarıda kalıyor.

Harpte olsak çok emniyetli, ama maç olunca...

Zıplaya zıplaya, 90 dakikanın birkaçından fazlasını, sanmam ki seyredebilmiş olalım. Giderek, yükselen tezahüratların şiddetine göre zıplamayı öğrendik öğrenmesine; ama gelin görün ki, bu sefer de frekansı tutturamıyorduk. Yerçekimi ile mücadelemiz, ya gollerden öncesine rastlıyordu, ya gollerden sonrasına. Yani, bütün gün kan-ter içinde foruduk durduk, anlayacağınız.

Bir daha hiç gitmedim maça. O futbolcuların simalarını da, havada ne kadar kalmışsam, o kadarıyla hatırlıyorum.

Ama benim stadyumlarla kaderimin bu kadarla kaldığı sanılmasın sakın. Yüzbaşıyken sıkıyönetim görevlisi bir bölük komutanı olarak, 1979 İstanbulu’nun en civcivli günlerinde, hep beraber çürüyelim diye olmalı; bu sefer de taburca Ali Sami Yen Stadı’nın tribünleri altındaki soğuk ve rutubetli dehlizlere yerleştirilmiştik. Meselâ, uykuya dalabilmek için erlerimizin, yüzlerine rastlayıp da Çin işkencesine dönüşmesin diye, başları üstündeki ufalanmaya yüz tutmuş tribün betonlarından ve sarkık paslı demirlerden sızarak, âdetâ çiseleyen bir yağmur gibi düşen su damlacıklarına karşı, ranzalarını her defasında sağa sola, öne arkaya oynatarak ayarlamaları gerekiyordu her birinin. O yüzden, düzen-müzen hak getireydi ve tam bir rezillikti, aylarca çektiğimiz.

İşte o koşullardayken, tuzu biberi, GS’nin o dönemdeki teknik direktörü Turgay Şeren çıkageldi bir gün. Birkaç kelâmlık hoş-beşten sonra, “Yahu yüzbaşım, şunun şurasında komşuyuz, bir istirhamım olacak sizden” dedi, ağzındaki baklayı çıkararak. Buyurun, dedim. “Estağfurullah yüzbaşım ama, şu bizim futbolcular yok mu, şu futbolcular; ne lâftan anlıyorlar, ne bir şeyden.”

Eee?


“Ne antrenmanlara geliyorlar, ne söyleneni yapıyorlar. Çağlayan’da bir kahveye dadanmışlar, her gün sabahtan akşama kadar okey oynuyorlar. Bir zahmet şunlara bir görünseniz, diyorum.”

İyi de Turgay Bey, ben Fenerliyim. Ne diye yapayım ki bunu? dedim, gülümseyerek.

Ama kırar mıyım, gene de. Ne de olsa koskoca bir futbol adamı. Çocukken onu göreceğim diye, zıplaya zıplaya bir hâl olmuşum zaten. İşte bak, topçularını biraz “hizaya” sokmamı istiyor, şimdi benden.

Bölüğümde GS’li bir başçavuş vardı, onu gönderdim. Git bak, dedim, şunlara. Eğer takımın küme düşsün istemiyorsan, biraz görün-mörün, bir şeyler yap!

Diyeceğim sevgili okurlar, hem futbolla çizilen kaderim, hem de o yıllarda, nasıl ki generallere “nerde kaldınız paşam” diye yakınan işadamları, medya patronları, üniversite hocaları, siyasiler oldularsa, bize de, hâttâ meşrebine göre erbaş ve erlere bile, “hizaya sokulmasını” isteyecekleri bir alan mutlaka yaratılmıştı.

Yalnız buradan, GS’yi hizaya sokanın maazallah ben olduğum falan gibi bir şeyler çıkarılmasın sakın. Bizim başçavuşun da olacağını sanmıyorum. Okeyi o da çok severdi çünkü.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar