Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Siz adamı bu gidişle Ergenekoncu bile yaparsınız alimallah!

  • 16.07.2012 00:00

 

 Bir önceki yazımda, yurdumuzdaki düzen partilerinin, esasen sadece hakim sınıf çıkarlarını gözettikleri hâlde sanki tüm toplumu kucaklayacaklarmış gibi yaparak kendilerine “kitle partisi” görüntüsü verdiklerini; kat ettikleri yolun ise, amaçladıkları hegemonik projenin inşası sırasında karşılaşılan mücadelelerin seyrine göre ucu açık süreçlerde şekillendiğini anlatmış; lâfı AKP’ye getirerek, onun kısa tarihindeki durmaları, sapmaları, istikamet değiştirmelerini işte bu çerçevede anlamak lâzım gelir demekle yetinmiş, fakat yazıyı buradan sürdürmemiştim.

         Öyleyse gelin bunu şimdi yapmaya çalışalım.

         Eskiden beri benzetir dururum: Hani çocuk dergilerinde, “çıkış”ın yalnızca birinde olduğu dolambaçlı yollarla örülü labirentler vardır da, kalemin ucuyla takip ederek hangisinin doğru olduğunu bulursunuz ya; işte diğer partilerden farklı olarak AKP’nin önünde durduğu, hâttâ içine girerek bir miktar yol da aldığı seçenek, başlangıçta o doğru olan kapıydı.

         Ne ki, çıkışın tek mümkün olabildiği bu yolda önce duraklayarak, ardından geriye dönerek, yetmezmiş gibi şimdi de duvarlarından atlayıp diğer partilerin çıkmazlarına düşerek, özellikle de ustalık dönemim dediği bu üçüncü safhada yola koyulduğundaki amaçlarından tamamen saparak, dosta düşmana parmak ısırtacak kertede gericiliklere savruldu gitti.

         Ben, “çıraklık” diye tanımladıkları safhanın, AKP açısından tüm toplumsal dinamiklerin ve siyasal aktörlerin hep birlikteki reaksiyonlarıyla etkiledikleri bir süreç olması bakımından en “demokratik dönem” olduğu için verimli geçtiğini düşünüyorum.

         Erdoğan’ın bu sıradaki rolü, bir orkestra şefininki gibi “dönemin bestesi”ne sadık kalınarak icra edilen bir koordinatörlükten ibaretti.

         “Kalfalık” dedikleri süreçte ise, kurumsal yapının yerini giderek Erdoğan’ın alacağı; demokratik çoğulculuğun gelişecekyerde güdükleşerek, partinin tek sesli bir lider profiline doğruevrileceğiseziliyordu.

         Ve nihayet şimdiki “ustalık” döneminde artık parti-marti diye bir şey kalmamış olup, mutlakçı bir önder olarak sadece Erdoğan vardır.

Çıraklık, kalfalık, ustalık gibi betimlemeler, bireysel öyküsündekitırmanışının sadece Erdoğan’a ait otoriterleşme basamakları olup, ne partiyi ne de ortaya konmuş bir düşünce sistematiğini besleyebilmiş aşamalar sayılabilir.

Kemalizm nasıl bir çizgi izledi idiyse, şimdi aynısınıErdoğan, bu defa dinsel muhafazakâr bir versiyonlakendi üzerinden kurgulamak istiyor.

Tutar mı?

Dünyadaki tek sesliliklerin sapır sapır dökülerek yok oldukları bir çağı duyumsamak bir yana, insanlığın yeni hayat tarzı, tıpkı internet gibi bir merkezden yönetilmeyerek, karar süreçlerine herkesin katıldığı ve o yüzden kosmos’daki gibi kaotik düzenliliklerle, birbirinden bağımsız gibi ama birbirlerine o oranda da sıkı sıkıya bağlılıklarla biçimlenirken, hiç mümkün müdür artık böylesine geri kafalı hevesler?

Ne ki şimdiki hâlde, her anlamda Erdoğan tarafından yönetiliyoruz. Hepimiz artık onun bireysel becerileri kadar varız. İcraatlarıyla bizi sadece kapasitesi kadarlık yaşatmakla kalmıyor, “yürütme” tekelinin yanı sıra “yasama”tekeli de onda olduğundan, ayrıca yaptığı kapasitesi kadarlık yasalarla hepimizi sustalı maymuna çevirmeye çalışıyor.

Erdoğan hem çok hırslı ve o ölçüde de çok çalışkan bir adam; cesur da, mert de hem. Bu meziyetlerine diyecek pek bir şey yok.

Ama gerici. İnisyatif aldıkça, bizi ileriye değil geriye götürüyor âdetâ. Kaldı ki her monist yapı, niteliği gereği gericidir. Birey olarak ağzınızla kuş tutuyor bile olsanız, değişmez bu.

Kaldı ki Erdoğan vasat bir adam. Demokratik bir düzende o vasatlık iyi şeylere kadir iken, bu koşullarda kötü bir monarşiyi hatırlatıyor.

Çıkışı olan kapının önünde durduğu vakit kendisini destekleyenleri, şimdi yanlışlara sapınca eleştiriyorlar diye düşman ilân eden akıl(ya da akılsızlık), inanın darbecilerinkinden daha çok zarar verir, Türkiye’nin tıknefes demokrasisine.

Örneğin, üniversite hocalığının yanı sıra 44 yıllık bir yazı adamı da olan Prof. Dr. Mehmet Altan’ın, ilkinde 28 Şubat sürecinin faşist generalleri kalkmıştı kalemini kırmaya; ikincisinde de şimdinin Erdoğan’ı. Bu iki süreç arasındaki benzeşen bağın ve ortak paydanın, düşünebiliyor musunuz korkunçluğunu?

En tepedeki üç beş generalin kendisine munisçe yaklaşmalarına tav olup Cumhuriyet tarihinin o devasa ordu sorununu ve ufak tefek rötuşlarla geçiştirdiği derin Kürt problemini ve saymakla bitmeyecek nice reformları rafa kaldırarak…

Şarkın o parçalayan ve bölen dinci, mezhepçi ve milliyetçi damarına yüklenip, hâttâBahçelievler katliamcılarını Rahşan affına rahmet okutacak tarzda salıvermek suretiyle o milliyetçiliklerin kül altındaki korlarını dahi üfleyerek…

AB ile ilişkilerimizi, çöken, yitip giden, yok olan, tek dişi kalmış bir medeniyetle yüz yüzeymişiz gibi algılayan ve sunan eski bir hastalıkla talîleştirerek…

Bunun yerine, yeryüzünün üçüncü ligdeki şark despotlarıyla yüz-göz olup, sonu düşmanlıklarla bitecek dostluklar tesis ederek…

düzeltilmesi bir hayli zor ve içinden çıkmakta sıkıntı duyacağımız enerji, zaman ve diplomasi kayıplarına sürüklüyor bizi.

Siz adamı bu gidişle “Ergenekoncu”bile yaparsınız, alimallah!

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar