Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Hâşâ, Allah mıdır generaller

  • 8.10.2012 00:00

 Anonsu duyunca şaşırdım kaldım. Eğer doğruysa yandık demektir. Televizyonların verdiği kadarıyla, Suriye’den atılıp topraklarımıza düşen top mermilerine misilleme olarak, öncekiler obüslerleydi ama şu son birkaç tanesine 81 mm’lik havanlarla da karşılık verilmiş. Demek bölükler benim bıraktığımdaki o silahlara bel bağlamayı sürdürüyorlar.

Kaldı ki, benim bölük komutanlık zamanımda da miatları çoktan dolmuş, ilkel şeylerdi o meretler. Şöyle söylersem belki daha iyi anlarsınız: 81 mm’lik havanlar, telefon denen cihazın henüz duvara monte edilerek manyeto ile çevrildiği, ahizesinin bile yekpare olmayıp dinleme aparatının kulağa götürülerek ve öndeki mikrofona da bağıra çağıra konuşarak haberleşildiği bir çağdan kalmadırlar. Bugünün cep telefonları karşısında tam bir gülünçlüğü simgelerler.

Medet umulup piyadenin bünyesinde silah diye hâlâ onlar tutuluyorsa, geleceğin muhtemel bir savaşında kiminle kapışacak olursanız olun, barış yapma koşullarına kafa yormaya siz şimdiden başlasanız iyi olur.

Tabii buralara öyle durup dururken gelinmedi. Kâinatta dahi başka türlüsü olamazmış gibi seçeneksizce algıladıkları Kemalizm projesini dayatarak, deli gömleği giydirmeye kalkıştıkları Türkiye halkına bu yüzden tarifsiz çileler çektiren elli yıllık darbe süreçlerinin faşist generalleri, asli iş ve güçlerini bir kenara atarak, orduyu film setlerindeki gibi içi boş ama görsel olarak görkemli duran bir dekora çevirdiler.

Hâl böyle iken, Alman silah sanayiine iki buçuk milyar avroya altı adet denizaltı siparişi verildiği yazılıp çiziliyordu medyada, daha geçenlerde. Yeni savaşların artık eski konseptlerle yapılmayacak oldukları bir yana, siz o gemilerle hangi denizlerin hangi düşmanıyla vuruşacaksınız ki?

Hiçbir vakit denetlenemeyen harcamalarıyla, ordudaki vurucu vasfı değil, tıpkı üzerlerine giydikleri rüküş üniformalardaki tantanaların ele verdiği o banal düzeyi önemsediler.

İşte şimdi biz, bunların ceremesini çekiyoruz bugün.

Ne ki, hükmü kalmamış silahlardan da önce, bu ordunun en büyük zafiyeti, bütün inisiyatifi eline almış bulunan kurmay ve özellikle de general sınıfının, hiç de öyle olmadıkları hâlde iyi yetiştiklerini sanmaları ve işin garibi toplumu da buna inandırmalarıdır.

Analitik bir düşünce yapısı kazanmak ve sürdürmek yerine, hiyerarşik bir biatla birbirlerine tapınmaya kadar varan ya da öyle görünen, akıllara ziyan bir kültürün inşasını gerçekleştirmişlerdir.

Askerliğin artık çağımızda ortak akıl ve becerilerle kotarılan teknik ve karmaşık bir organizasyon olduğu gerçeği sözkonusuyken, çok gerilerde kalmış kültleşen kişiliklere tapınç noktasında bir teslimiyet anlayışı, bizim buralarda hâlâ bir bayrak gibi dalgalanmaktadır.

Bizim askerler, eski kafada kalarak “idealize ettikleri komutan”ı âdetâ bir Tanrı gibi algılarlar. Hâlbuki “günümüz askerlik anlayışının komutanı”, o birimin CEO’su, o otomatlaşmış birliğin imkân ve kabiliyetlerini temsille görevli koordinatörden daha fazlası bir şey değildir.

Örneğin, Tanrı’lığa giden bu yolun döşeme taşlarından biri de, “askerliğin temeli” olarak zikredilen ve İç Hizmet Kanunu’nun 13. maddesinde tanımı yapılan “disiplin”dir. Yasadaki tanım, “Disiplin: kanunlara, nizamlara ve âmirlere mutlak bir itaat...” diye başlar ve sürer gider.

Burada öngörülen itaatin boyutu, kanun ve nizam gibi soyut düzenlemeler kadar, emretme salâhiyetini haiz âmir/komutanın bizatihi somut varlığını da kapsamaktadır. Amir/komutanın sadece emirleri değil de, o emirlerden daha fazla bir şey olan ve doğrudan doğruya müşahhas yapıyı baz alan bir itaat sözkonusudur.

Yasa yapıcının kanun ve nizamları ile âmir/komutanın cismani varlığı aynı düzeye getirilmiş, aynı“mutlaklık” ile mücehhez kılınmıştır. Amir/komutan sadece lâfzıyla değil, artık kanıyla canıyla ve ruhuyla da kâdir-i mutlaktır.

Elbet de kanuna aykırı emirler vs. verilemeyeceği sonraki maddelerde düzenlenecektir. Ama burada önemli olan, esas itibariyle ne tür bir iklimin yaratılmış olduğudur. Artık ortamın, herkesin ruhuna işleyen ve hiç kimsenin önleyemeyeceği “en el Hak”ça bir radyasyonu vardır. Demiri delen emir değil, işte bu radyasyondur.

Takdir edersiniz ki bugün bu, ne uygar bir insani ilişkiye, ne de çağdaş bir askerlik anlayışına tekabül eder.

Esasen emir dediğimiz şey, demokratik toplum geleneğinin yansısıyla Amerikan askerî doktrininin bir sonucu olarak, bütün verilerin tüm boyutlarıyla karargâh adı verilen istişari kurullarda ele alınıp rasyonel bir karar şeklinde üretilmesi; sonra da âmir/komutana sunulup emre dönüşmesinin sağlanması meselesidir.

Lâkin bizdeki generaller Tanrı katında gezindiklerinden sistem çalışmamış; salla başını al maaşınıtarzında memurlaşmış öneri fukarası karargâhlar, komutanlık sekretaryası biçimini almışlardır.

O yüzdendir ki generallerin bu darbeci takımı, bir zamanlar kendilerini Allah’tan da üstün görmekteydiler.


Allah
, hiç değilse Musa’yla Tur-i Sina’da, Muhammed’le Miraç’ta, İsa’yla da Kutsal Ruholarak temasa geçmişti. Bunlarla ise meselâ kalkıp faks yoluyla bir iletişime geçmeye görün, “şirk koşmuşsunuz gibi” ânında gazaba gelmektedirler, baksanıza!


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar