Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Suriye

  • 12.10.2012 00:00

 “...Osman’ın öldürülmesiyle İslâm, Ali ve Muâviye’nin etrafında iki fırkaya bölündü. Muâviye devletin bütününe hâkim olduğunda, Şia adı artık sadece Ali’nin taraftarları için kullanıldı ve bu tesmiyeye Hâricîlere karşı olmak anlamı da karıştı.


...Ali devletin başına geçer geçmez, Kureyş Ailesi’nin birkaç üyesi hemen onun aleyhine döndüler. Bunlar, Osman’ın öldürülmesi suçunu Ali’ye yükleyerek, bu cinayetin meyvelerine kondular...


...Ali, Osman’a karşı yapılan ihtilâldeki grup başkanlarının en önemli dayanağını teşkil eden Iraklıları yanında tutmaya muvaffak oldu. Devletin merkezini Kûfe’ye naklederek, Basra’yı kendi tarafına kazandı.


...Muâviye’nin arkasında, uzun zamandan beri idare etmekte olduğu Suriye duruyordu. Onunla Ali arasındaki mücadele bir Suriye-Irak savaşına dönüştü.


...Bu savaş, Ali’nin ölümüyle Iraklıların aleyhine sonuçlandı. Ali ismi bundan sonra Suriye boyunduruğuna karşı bir muhalefetin bayrağı oldu. Böylece Şia Irak’ta yerleşti. Özellikle Kûfeliler az veya çok Şiî oldular.


...Bunlar için Ali, yurtlarının kaybedilmiş ihtişamı ve büyüklüğü anlamına gelmekteydi. Şahsına ve ailesine karşı duyulan yaşarken sahip olmadığı hürmet ve itibar, işte bu düşünceden doğmuştur.”
 (*)

Ne işimiz var bizim, 1001 Gece Masalları gibi bir türlü bitmek bilmeyen bu Arap kavgalarının içinde, Allah aşkına?

Onların siyasal ve toplumsal iç meseleleri, neden bizim de iç meselemiz sayılsın ki?

Elbet de üzülürüz masum kitlelerin zulüm görüp acı çekmelerine, insan olarak. Beşeriyetin ne yazık ki ancak bu kadarına ulaşabildiği BM gibi, AB gibi, NATO gibi ortak sorumluluk platformlarında çırpınarak, tabii ki katliamları önlemeye de çalışmalıyız bir yandan.

Ama işte hepsi o kadar!

Kraldan çok kralcı kesilip de daha ötelere geçerek, kendi toplumunun hayatını tehlikeye atmak da neyin nesi?

Durduk yerde bıçak yemenin, kavga ayırmaya kalkan birinin mutlaka başına gelmiş akıllanılmaz bir enayilik olduğu bu coğrafyada iyi bilinen bir gerçeklik iken, nedir bu kabına sığmaz heves, bilmem ki?

Yeni olsa gam yemeyeceğim; din rengindeki bu savaşlar, dün klânlar arası iktidar rekabetlerinin, bugün küresel enerji kaynaklarının, yarın da bulunabilecek başka türlü bahanelerin çok rahatça tetikleyebileceği tam bin üç yüz senelik bir hikâyesidir, Arap halklarının.

Siz, nihayet bir yere kadarsınız. Sonrası, ne yapalım ki onların ve daha çok da, işbirliği içinde oldukları hegemonik seviyelerdeki küresel aktörlerin kotarabileceği bir iş. Dünyanın düzeni henüz bu. Bulacaklarsa da kendileri bulacaklar doğru yolu, size ne?

Hele bir de, onunla yatıp onunla kalkacak kadar “gözlerinizi din bürümüş” ve misyonunuza da Arap âlemini adam etmek(!) düştüğüne kapılmışsanız, bedelini ödemeden iflâh olamayacaksınız demektir.

Esad’ı göndereyim derken, kendiniz gitmeyesiniz sakın!

Fakat unutmayınız ki bizler, insan haklarının ayrışmaz bir parçası olan “din ve vicdan özgürlükleri” için, müminler bir gün iktidar olunca tüm öteki değerlere baskın gelerek toplumun maddi ve manevi hayatını kendi anlayışları istikametinde bu kez de onlar ele geçirsinler; devletin varlığını da o dinsel eğilimler uğruna tehlikeye soksunlar diye mücadele vermedik.

Kaldı ki, Kürt Meselesi başta olmak üzere bize has sorunlar giderek akla ziyan bir şekilde yoğalırken ve çoğu kimse de sanki bir matahmış gibi savaşın dilini yüceltirken, bu toplumu bir de o cadı kazanı ilişkilere müdahil kılmak, sonu dehşet ve hüsranla bitecek bir maceraya sürüklenmenin ta kendisidir.

Oysa dirlik düzenliğimizin çözümü, insanlığın yüzlerce yıl süren birbirini yeme deneyimlerinden sonra edindiği demokratik erdemlerde saklıdır.

Aynı zamanda AB ilkeleri de demek olan bu erdemler, Batı düşüncesinde kristalize olmuş bir hayat tarzına yüzümüzü yeniden çevirmemizi önererek, bizi aklımızı başımıza toplamaya davet ediyor.

Bu davet, köprüden önceki son çıkış gibi, bir kez daha “AB’nin 2012 İlerleme Raporu”dur. Türkiye’nin çıkarlarının ve geleceğinin garantisi buradadır.

Egemen Bağış’ın yaptığı gibi posta koymak değil, eksikleri telâfi etmeye odaklanmak gerekir.

Rüyasında dahi sadece Suriye’yi gördüğü izlenimleri veren Başbakan için, âdetâ başka sorun yok gibidir.

Hâlbuki Türkiye’de kitleler sıkıntı içindedirler. Karun kadar zenginleşmiş bankaların sorunlu alacakları akbaba mahiyetindeki takip şirketlerine “onda bir fiyatına” temlik edilerek, borç içinde yüzen küçük insanların esir pazarlarındaki gibi alınıp satılmalarına seyirci kalınmaktadır.

Hazine arazilerini yağmalamış kimselere, kentsel dönüşüm adı altında devlet eliyle daireler dükkânlar cukkalanmakta; yoksullara da özel dinî günler için sadaka kolileri reva görülmektedir.

Bugünkünden çok farklı bir programla yola çıkmış olan Erdoğan’ın, oralardan çok ama çok farklı yerlere savrulduğunu göremeyenleri, değil gözlük, artık dürbün bile kesmeyecektir.


(*)
 Julius Wellhausen, İslâmiyetin İlk Devrinde Dini- Siyasi Muhalefet Partileri, Çev. Prof. Dr. Fikret Işıltan, TTK.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar