Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Atatürk ile Erdoğan

  • 19.10.2012 00:00

 Bugün Atatürk’ü eleştirirken, neden “başlangıçta iyi yoldaydı, ama sonradan bozuldu”demiyoruz da, sonuçta “Jakoben idi” diyerek kestirip atıyoruz?


“Kurtuluş”
a sıvanmak üzere Anadolu’ya geçtiğinde ve kongrelere katıldığında, ardından II. Grup diye adlandıracağımız muhalifleri de içinde barındıran TBMM’yi açtığında ve giderek 21 Anayasa’sını yaptığında; fena mıydı bütün bunlar da, olumluluk hanesinde zikretmeyip, neticede “tek adam”lığa soyunmuş olduğunu öne çıkararak, bir çuval inciri berbat etmesini işleyip duruyoruz sadece?

Bu şekil davranıp söylemekte haklıyız. Çünkü başlangıçtaki gayretlerini sonradan sıfırlamış ve tarihe de kala kala şimdi eleştirdiğimiz işte bu baskın karakteri ve o minvaldeki hareketleri kalmıştır.

Erdoğan’a gelince...

Tarih onun için henüz son sözünü söylemedi ise de, gidişatına bakılırsa, ne diyeceği aşağı yukarı belli gibi görünüyor.

Mustafa Kemal’in, arkadaşlarını ağırlayacağı bir rakı sofrası vardı, hiç değilse.

Korkarım ki Erdoğan’ın, Kasımpaşalı eski tanışlarına bazen yolu düştüğündeki kadar bile sohbeti olmuyordur artık, birlikte yola çıktıklarıyla.

Üstelik toplu tasfiyeler için, onun bir tür İstiklâl Mahkemelerine de ihtiyacı yok. Üçüncü dönem sonundaki “nadas” sayesinde, Parti’yi dilediği gibi sürerek yeniden dizayn edeceği, giderek açıklık kazanacaktır.

Sana-bana karşı ne denli kodaman görünürlerse görünsünler, kaderlerine tevekkülleri melül bakışlı gözlerinden okunan partililer, Erdoğan’a geldi mi, karşısında önümüzdeki bayramın kurbanlıkları gibi teslimiyetlerle bekleşip duruyorlar.

Onun önce “Başkanlık Sistemi”ne, olmuyorsa da “Partili Cumhurbaşkanlığı”na odaklanması boşuna değil. Çünkü nadas sürecine önlem, bir tek onun bakımından gerekli de ondan.

AKP demenin Erdoğan demek olup, geri kalan hiçbir şeyin bu denli önem taşımadığına; o yüzden “Tek Adam” konseptinin partinin kendisinden ve geleceğinden daha önalımlı bir değer oluşturduğuna işaret değildir de nedir bu şimdi?

Son kongredeki veda ritüeli kendisi gidecek olduğu için değil, gönderilecekler için bir uğurlama seremonisi yerineydi, peşin peşin. Helâlleştiler ya, niyetine girenler göreceksiniz randevu dahi alamayacaklar şutlandıklarında.

Böyle giderse, nasıl bir Türkiye göreceğinizi AKP’ye bakarak hayâl edebilirsiniz.

Dışsal olarak her şeyin yolunda gittiği farzedilen, ne ki içeriği itibariyle son derece yalıtılmış ve giderek kutsanan monist bir liderin iki dudağı arasına sıkışmış bir dünya görüşü.

Ben böyle bir hayat istemiyorum. İsteseydim, Atatürk ne güne duruyordu? Üstelik ağzını Erdoğan gibi sabah-akşam din ile açıp din ile kapamadığı gibi, benim gibi rakı da içiyordu.

Batı değerlerine öykünüp de kendi tasarladığı önder eksenli askersel sistemli bir siyasal modeli topluma dayattığı için reddettiğim ve mücadelesini verdiğim Kemalist ideolojiden boşalan yere, bu defa da doğu değerlerine yaslanan yeni versiyonuna neden kanayım da, ona yeşil ışık yakayım, söyler misiniz?

Ben bu ülkenin Mustafa Kemal’in kurguladığı gibi olmasını nasıl istemiyorsam, Recep Tayyip Erdoğan’ın kurguladığı gibi olmasını da istemiyorum.

Bu ülkenin sadece ve sadece gerçekten demokrasiyle yönetilmesini dilediğim için, AKP’yi o yolu açacak diye desteklemiş; başlangıçtaki işaretlerini sürdürmesini beklemiştim, umutla bugüne kadar.

Ama ne zaman ki muktedir olmaya başladı, iş yapmamaya da başladı.

O nedenle ben, AKP’nin yaptıklarına değil de yapmadıklarına bakarım, daha ziyade. Öyle dolu ya da boş tarafını görmeye benzetmekten çok, eğer bardağın suyunu bütünüyle değiştirmezseniz, temiz diye koyduklarınız da kirleniyor, o değiştirilmeyen suyla. Sorun burada.

Meselâ bakın, orduyla ilgili olarak ne YAŞ, ne MGK, ne çift başlı yargı, ne Genelkurmay’ın MSB’ye bağlanması, ne Jandarma’nın tasfiyesi, ne TSK’nın sağlıklı bir şekilde profesyonelleşmesi, ne OYAK sorunları, ne Sayıştay denetimleri, ne İç Hizmet Kanunu, ne Sıkıyönetim Kanunu, ne askerî okullarla ilgili mevzuat, ne sosyal tesislerin ele alınması, ne sicil yönetmelikleri, saymakla bitmeyecek olan ne şu, ne bu...

Sadece bu saydıklarım değil ki, örneğin artık savunan bir kişisi dahi kalmamış şu 82 Anayasa’sının yeniden yapılmasında bu kadar çok sallanılmış olmasını içtenlikli buluyor musunuz?

On sene bu yahu, dile kolay! Demokrasi bakımından boşa geçirilmiş tam on tane koca sene!

Başbakan sözlüğe bile savaş terimleri için bakıyor olmalı ki, ağzından çıkanlar sadece mermi ebadında kelimeler. Savaşla yatıp savaşla kalkmak, topçunun taarruzdan önceki “Hazırlık Ateşi”ne benzer. İlkin alışıp kanıksayacağınız bir barut kokusu sarar ya ortalığı; o da öyle çocukluğumun kokulu Japon kalemleri gibi rayihalar yayarak, harbe hazırlıyor galiba bizi.

N’oluyoruz birader, hep böyle gergin mi yaşayacağız? Bunun için mi seçtik onu da, reva görüyor bize böyle bir hayatı?

AKP’de hâlâ ışık görenler, sönmüş yıldızların bir süre daha gelmeye devam eden huzmeleri yüzünden yanılgıya düştüklerini bir an evvel anlarlar da bu savaşkan ruhun suç ortaklarından olmazlarsa, iyi ederler bence.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar