Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

‘Müslüman Kardeşler’ mi, ‘Müslüman demokratlar’ mı

  • 9.07.2013 00:00

 Bilgi çağının küresel çıkarları, İslâm âleminin de demokrasiyle özdeşleşmesini istiyor.

Ne ki, henüz ortada buna dair bir emare yok.

Soğuk savaş ve 11 Eylül sendromu sonrasının özgür dünyaları, bu coğrafyalarda siyasal İslâmlığı tırmandıran dayanışmaların değil, acaba artık Müslüman demokratlık yeşerebilir mi diye kafa yormaya başladılar.

Pilot çalışma alanı olarak bunu gözlemlemeye en müsait yer, daha önce Doğu-Batı kültürleri ekseninde bir sürü iç çalkantı yaşamış Türkiye ve onun, tam da o sıralar sandıktan başarıyla çıkmış bulunan mütedeyyin lideri Erdoğan’dı.

Bu yüzden onu rol-model görüyorlar, ılımlı İslâmlığını giderek diğer Müslüman ülkelere de ihraç edeceğini umarak, destekliyorlardı.

Hattâ ondan yana oluşlarını o kadar ileri götürmüşlerdi ki, dini doksan senedir devlet denetimi altında tutan katı laikçi Beyaz Türkleri bile küstürmüşlerdi.

Ilımlı İslâmlıktan murat, Müslüman demokratlığıydı. Belli ki bunu Kemalist bir laikçi değil, olsa olsa dindar bir Müslüman temsil eder ve kotarabilirdi.

O nedenle, Türkiye’de dinî söylemlerin ve dince değerlerin epeyi öne çıktığı bir dönem başlamıştı.

Başlangıçta her şey iyiydi.

On yıllarca baskı altında tutulmuş mütedeyyin kitlelerin mağdurluk haklılıklarından doğan dinamizmleri, büyük bir sinerji yarattı ve her alanda olumlu gelişmeler yaşandı.

Ta ki, Erdoğan’ın şu meşhur “van minut” çıkışıyla, Eski Ahit’in temsilcisi ve İslâm dünyasının kadim düşmanı İsrail üzerinden, demokratlığın değil, Müslümanlık davasının adamı olduğunu dünyaya ilân etmesine kadar.

Bir başka açıdan da görürsek; zaten dindar kapitalistler, aile şirketlerinden öteye gidememiş, küresel yarışlara kalkışacakları ölçek ekonomilerin aktörleri de olamamışlardı.

Ilımlı İslâm zenginleri, kendi varsıllıklarıyla yetinmeyip kapitalist olacak yerde, rantiyeleşmekteydiler. O vakit demokrasi değil, tıpkı doksan yıllık “ancien régime”deki gibi oligarşi doğar. Yani sonuçta demokrasi üremez.

Çünkü demokrasi, liberal kapitalizm paradigmasından toplumsal alanın sosyo-politiğine yansıyan bir türevdir.

Kendi zenginlik doygunluklarının ötesine geçerek, topluma da üleştirebilecekleri “artı değer” kapasiteleri küresel boyutlara varamamış yapılardan demokrasi de çıkmaz.

Eskinin egemeni katı laikçiler gibi, İslâmî sermaye de sadece kendine Müslüman olduğunda, daha ötelerin rizikolarına tevessül etmez, rantiyeleşerek yataylaşır.

Dolayısıyla, paylaşılacak bir zenginlik üremediğinden, sadaka kültürünün ötesine geçemeyen toplum, az sayıda zengin çok sayıda dindarlardan oluşur ve giderek artan bir ivmeyle köktendinci bir eğri çizer.

Ortadoğu’nun cadıkazanı başkentlerine selâm yolladığından beridir Erdoğan, artık böyle bir konseptin temsilcisi olmuş, demokrasi macerası da Gezi Parkı’nın son hafriyat çalışmalarında toprağa gömülmüştür.

Batı dünyası, Ortadoğu’da sandıktan çıkan İslâmcı yönetimlerin gidişatlarını demokrasiye değgin görmediği için, Mısır’da olup bitene işte bu yüzden şöyle gerine gerine darbe deyip de sert tepkiler vermiyor ve Erdoğan da, aynı nedenlerle o askerî müdahaleyi kendisine yapılmış varsayıyor.

Her şey o denli onun ki! Devasa Amerika’nın Mısır’a yardımı 1,3 milyar dolar’ken, onunki iki milyarı buluyor.

Bunlar bir vesileyle öğrenebildiklerimiz.

Ya bilmediklerimiz!?

Başbakan’ın dört elle sarıldığı argümanlardan biri “sandık”, diğeri de “askerî darbe”.

Her ikisi de sebep değil, sonuç hâlbuki.

Sandık, demokrasinin bir sonucu.

Askerî darbe de, demokrasisizliğin.

Demokrasinin esası da, namusu da sandık değil, temel hak ve özgürlüklerdir. Ama ondan, bu konulara ilişkin ne bir ses, ne bir seda çıkıyor.

Demokrasi, kurdun ‘Kırmızı Şapkalı Kız’a tuzak kuracağı koşulların ortadan kalktığı varsayımına dayanan bir iklim olduğu hâlde, Erdoğan, amaçları uğruna onu sadece kullanan biri.

Onun darbe karşıtlığı da pek muğlak.

Henüz kendi çıkarlarına hizmet eden bir darbe görmediğimiz için, bu hâllerde ne diyecek, bilmiyoruz.

Meselâ, Suriye Ordusu Esed’e bir darbe yapsa, çıkıp onu da savunacak mı? Ne olursa olsun, Esed’e yapılan haksızlıktır, diyecek mi?

Daha da önemlisi, esasında demokrasiden yana umutların solarak, darbelere sığınacak kadar yitip gideceği bir düzene yol açanların da, o darbeciler kadar kınanması, aynı onlar gibi aşağılanması gerekmez mi?

Sonuç olarak, Türkiye’de darbeleri savunacak aklı başında hiç kimse kalmadı.

Ama demokrasiyi kullanarak iktidara gelen ve İslâmcı bir hayalin peşinde maceradan maceraya koşarak despotlaşan bir yönetim için, muhalif sivil toplum ne gibi önlemler alacak, sivil itaatsizliğin dışında, bu henüz daha belirlenmedi.



[email protected]

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar