Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Din ve devlet

  • 19.07.2013 00:00

 Geçen günkü yazımda, gözlemlediğim gerçekleri keskin cümlelerle söyledim diye, tetikte bekleyen muarızlarım derhâl harekete geçerek, itibarsızlaştırma faaliyetine giriştiler ve beni darbeci ilân ettiler.

Bunun bir tek nedeni vardı:

Din!

Çünkü ben dinin, bireyin ve toplumun yaşamına bir “devlet siyasası” olarak sokulmaya çalışıldığının yoğunlaştığına dikkat çekiyor ve bu durumu sert bir dille eleştiriyordum da ondan.

Din olgusunun, birey ve toplum açısından sosyolojik bir gerçeklik olduğunun da bilinciyle; Kemalist devletin, bu ülkedeki insanların din ve vicdan özgürlüklerini, tıpkı diğer özgürlüklerde olduğu gibi, daha düne kadar nasıl baskı altında tuttuğunu iyi bilirim.

O yüzden de bir demokrat olarak, itilip kakılan bu mağdur insanların yanında yer alır, inanç özgürlüklerini savunurum.

Ne ki o mazlumlar, yekinip iktidara taşıdıkları temsilcileri marifetiyle, şimdi artık “sıra bizde” diyerek mağrurlaşmaya yüz tutmuşlarsa, bu sefer de onlara karşı çıkarım.

Din ve vicdan özgürlüklerinden yana olmam, “toplumsal yaşamın siyasal ilişkileri”nde “aklın yerine vahyin kuralları”nın konmasına seyirci kalacağım anlamına gelmez.

Ben özgürlükleri savunurum, “bilim dışı olan”ı değil.

Örneğin, başörtüsünü, bir hakkın bir hürriyetin tezahürü şeklinde algılarım; olması gereken bir kıyafet olarak değil.

Karımın ya da kızımın takması beni hiç mutlu etmez. Onu giyince mutlu olabilen insanların serbestlikleridir, beni ilgilendiren.

Din, bireylerin ve cemaatlerin, inanç ibadet ve ritüellerini gönüllerince yaşayabilecekleri bir özgürlük alanıdır, benim için.

Ama bunu “devletin siyasası”na taşıdıkları an, yokumdur yanlarında.

Dinin olduğu yerde nötr kalmalarını beklerim, devlet çarkını döndürenlerin.

Bu sebepledir ki, dilinden dini düşürmeyen, Kur’an ayetleriyle siyaset yapan bir başbakanı olsun istemem bu memleketin.

O başbakan ki, siyasal sorunları çağdaş yöntem olan demokratikleşme ile çözecek yerde, seksen yıllık Kemalist rejimin iktidar gücü kucağına düştü diye, bundan sonra biraz da kendisine sağmayı seçen biri olarak, tüm darbe süreçlerinin gerçek mirasçısı sayılmaz mı bu tutumuyla?

Nitekim, bu vesayet modelinin özellikle 1960’lardan beridir yapılagelmiş bulunan kurum, kural ve teamüllerini olduğu gibi muhafaza etmenin, bir “reddi miras” tavrı olmadığı yeterince açık değil midir ki, hiç kulak asmaz yandaşları da?

Bu mudur dürüstlük?

Bunlar tartışılmadı mı televizyonlarda on senedir, kanal kanal?

Pekiyi, ne var şimdi ortalıkta, nedir değişen?

O yüzden, Başbakan’ın ve taraftarlarının dil altı hapı gibi baklalardan ibaret darbecilik karşıtı söylemleri ve öylesine yapılan üstünkörü işler, birer popülist propaganda malzemesi olmaktan öteye şeyler değildir, benim indimde.

İktidarda kalmanın hem aracı hem de amacı hâline gelmiş bulunan dinsel siyasetin sözümona entelektüelleri, azınlıkta kalmaya başlayan modernlerin hayat tarzlarına ne oranda karışılmayacağının formüllerini ve güya nasıl iyi davranılacağının güvencelerini de tartışmaya başladılar ya yavaş yavaş, pes doğrusu.

Sonuç olarak diyeceğim odur ki, kendimi Necip Fazıl ve Mehmet Akif’ten ibaret bir tabldot kültürüne mahkûm etmediğimden, onları da içeren ama çok başkalarından da beslenerek, doyuruyorum ruhumu, doldurmak için “içimdeki boşluğu”.

Ve “dinin belirleyici olmasını” dayatanlardır bana göre, en büyük kötülüğü yapacak olanlar, bu ülkeye.



[email protected]

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar