Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Yetti be!

  • 3.01.2014 00:00

 Umudun döllediği 2002’nin konjonktüründe dünyaya gelen siyasal bir bebekten, demokrasimizi katleden bir güç tekelcisi yarattık on iki sene zarfında.

Evdeki bulgurdan olmak yetmezmiş gibi, ne durdurabiliyoruz şimdi onu, ne önlem alabiliyoruz bir başka.

Korku ve kaygıyla izliyoruz, sıranın bize gelmesini bekler gibi adeta.

Ne ki bütün bunlara sebep olanın, dönüp dolaşıp bizi aynı yere getirenin, “devlet” dediğimiz kurumun tarih içinde aldığı mahiyet olduğunu göremiyoruz bir türlü.

Uygar Batı dünyasının ayırt edici yapıtaşlarından olan “ekonomik artık”ın nesillerden nesillere aktarılması, Hıristiyan toplumlarda kolaylıkla mümkün iken; İslâm’da bunun “devlete dönmesi ve onun tarafından yeniden dağıtılması” esası, farklılıkları belirleyegelen bu meselenin püf noktasıdır.

Ekonomik hiyerarşide diğerinin tersi gibi işleyen bu oluş biçimi, İslâm âleminin esas olarak ticaret ve sanayi ile değil de, “güç” ile inşa edilmesine, “güç”ten beslenmesine, o “güç” yok olunca da aç kalmasına yol açıyordu.

O “güç” ki, hiç dingin olunamayan ve sürekli güvenlik gerektiren haydut ve terör ilişkilerine, küresel çekirgeler gibi oradan oraya sıçrayarak gezinen sıcak ve karapara hareketlerine, kaypak ve karanlık yol arkadaşlıklarına bağlı kültürlerin birbirlerine dolandığı hâllerde gövermekte; işi bitip ipliği pazara çıkarılınca da, kullanılıp bir kenara atılmaktan kurtulamamaktaydı.

O yüzden, Batı’nın senyörler, aristokratlar ve ardından da burjuvazi ile yaratmış olduğu tarihsel kapitalizmle; Doğu’nun despotlar, devşirme kapıkulları ve giderek kamudan beslenen rantiyelerle ürettiği o devletçi sömürü düzeni, hiçbir vakit aynı kapıya çıkmayacaktır.

Biraz palazlanmaya, rakip olma olasılığının kurdu biraz içlerini kemirmeye görsün, Osmanlı’da sultanların, kafasını uçurup malına el koymadığı kapıkulu paşası hemen hemen yok gibiydi.

Doğu’da vergi kaçırmak geleneksel bir alışkanlık olmasına rağmen bir yandan da hayırsever görünmek, çelişki gibi gelse de aslında değildi.

Çünkü hayır işleri ve imaret maksadıyla ihdas edilen “vakıf” gibi kurumlar, aynı zamanda harcamalar esnasında içinden kendilerinin de para çalabilecekleri bir çözüme yarıyordu.

Bu işlerin şimdilerde dahi nasıl yürüdüğünün değerlendirmesini, son günlerdeki gelişmeleri de anımsatarak, sizin ferasetinize bırakıyorum.

Netice olarak devlet, tüm zenginliklerin üleştirilmesinde tek yetkili olduğu için, onu kim ele geçirirse toplumu parmağında fırıldak gibi oynatmaktadır.

Eğer devlette borusu öten kapıkuluysa orada “askerî vesayet”ten, hâkimler heyetiyse “yargısal vesayet”ten, siyasi partinin polis teşkilâtını ve istihbarat örgütlerini arkasına alarak monarklaşmış lideriyse “sivil vesayet”ten bahsolunacaktır.

Sonuçta bunlarla hiçbir yere varılamaz.

Kime değgin olursa olsun, devletin bu çirkin özü değiştirilmeden ne demokrat olunur, ne de zengin.

Oysa günümüzün genel eğilimi, yeryüzünün neredeyse her yerinde demokrasiye doğru olup, her geçen gün geliştirilmesi sözkonusuyken; bizdeki bu tersine savruluş utanç vericidir.

Hatta şu klasikleşmiş “kuvvetler ayrılığı” söylemi bile karın doyurmaktan çıkmıştır artık.

Çağın iletişim devrimi, “temsili demokrasi”yi demode kılmakta; sivil toplum her şeyin önüne geçmeye başlamaktadır.

Siyasal yöneticilerin dört sene gibi kısa sürelerle seçilip görevlendirilmeleri dahi, artık onlardan beklenenin devletin kadim hastalıklarından olan “hamilik ve vasilik” gibi hükümdarca işgüzarlıklar olmadığıdır.

Toplumun uzun vadeli ve köklü yapısal örüntüleri, yaşamın kendiliğinden üreteceği ve demokrasi içinde biçimlendireceği olgular olarak düşünülmeli; parlamento bile artık emredici olmaktan çokdüzenleyici mahiyette yasalar yapmalıdır.

İyi de, biz nerdeyiz o kafa nerde!



[email protected]

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar