Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Medine Sözleşmesi mi, AB mi

  • 26.05.2014 00:00

 Araya Soma dehşeti girince, değinememiştim.

Herkesin dinden nemalandığı bir dönemde, o sofradan da pay kapmak isteyen Öcalan, bizim elimiz armut mu topluyor diyerek; aynı zamanda Erdoğan’a kaçan inançlı Kürt oylarının yeniden üleşimini de amaçladığı, din eksenli bir toplantı düzenletti, geçenlerde Diyarbakır’da.

Mümin kardeşlerim” diye seslendiği mektubu ve “Demokratik İslâm Kongresi” sonuç raporunda...

İslâm’ın Sünni ve Şii dayatmalarlaiki ana damarda ayrıştığı ve kavga ettiği vurgulanıyor...

Netice olarak, İslâm’da yaşanan sorunların...

Selahattin Eyyübîve bir de Medine Sözleşmesi nostaljisine bağlı kalarak karşılanması...

Gene dinden gidilen, ama bu sefer Kürt rengindeki hayalperestliklerle çözülmesi öneriliyordu.

Öteden beri söylenir durur.

Öve öve bitirilmez.

İslâmiyet’i vaaz ettiği ilk yıllarında baskı görmeye başlayan Hz. MuhammetMekke’denMedine’ye hicret edince, burada da aynı şeyleri yaşamamak için, kendilerinden oldukça fazla sayıdaki Yahudi ve putperest inanç gruplarına bir öneri götürür.

Der ki, herkes kendi iç yaşama alanında serbest olsun, gruplar birbirlerinin gelenek göreneklerine ve hayat tarzlarına karışamasın.

Bu sözleşmenin sekiz- on bin nüfuslu o günkü şehir devletinde kısa süreliğine de olsa uygulandığı anlatılır ama başlangıç yıllarının tutunma gayesi taşıyan bir Müslüman takiyesi olabileceği hiçbir vakit öngörülmez.

Eğer dini sosyolojiden, siyasetten, ekonomiden kopuk olarak, sadece vahyin bir eseriymiş gibi ele alırsanız, doğruları göremezsiniz.

Siyasal bir erk, yeterli güce eriştiğini anladığı noktada, bırakın farklı dinleri, kendi bünyesindeki nüansları bile hoş görmez.

Mezhep kavgaları dediğiniz nedir ki?

Mezhep, dinsel hükümlerle biçimlenmiş bir hukuk düzenine farklı yorumlar getirerek bir başka istikamette yol tayin etmeye kalkmaktır ki; tekçi karakterdeki siyasal erk, bunu egemenliğine bir tehdit olarak algılar.

O yüzden, egemenlik kaynağını dinden alan siyasal düzenlerde, mezhep kavgaları hiç eksik olmaz.

Bazen mezhepleri demokrasilerdeki siyasal partilere benzetenler de çıkar.

Bu kesinlikle doğru değildir.

Demokrasilerin öznesi insan aklıdır; o nedenle de farklı akli seçenekler demek olan siyasal partilerin varlığı, demokrasiler bakımından elbet de ki mümkündür.

Ama dinsel düzenlerin öznesi sadece ve sadece tanrı söylemi olduğu için, tek tanrılı teokratik yapılarda başka seçenekler farklı tanrılar gibi algılanır. Bu yüzden, düzene hangi mezhep hâkimse onun dili meşrudur ve onun hukuki yorumu geçerlidir. Diğerleri neredeyse farklı tanrının dinleri gibi düşmanca muamele görürler.

Dine dayalı siyasal erkler, kontrollerinde tuttukları toplumları stabil ve homojen kılmak için bu monist ve otoriter dayatmalara zorunludurlar. İsteseler de demokratik olamazlar. Bütün dinsel sistemler eninde sonunda dayatmacılığa evrilirler. “Çatlak sesler”e bigâne kalıp, öyle de olur, böyle de olur diyemezler.

Demokrasilerde ise toplumsal birlikteliği temellendiren insan hak ve özgürlükleri olduğu için, din perspektifinde bir homojenliğe ihtiyaç duyulmaz. O yüzden her türlü inanç serbesttir.

Hayata tutunmak maksadıyla Medine’de sanki bir ara özgürlükçü maskeyle dolaşmış gibi görünse de, Siyasal İslâm’ın on dört asırlık geri kalmışlık ve yoksulluk gerçeği, kendi kanıyla yazdığı tarihinde mevcuttur.

Kaldı ki...

500 milyonu geçkin nüfusuyla ve 28 ülkeyi kapsayan yüzlerce etnik unsuru ve inanç sistemiyle...

Barış ve zenginlik yolunda ilerlerken sihirle ışıldayan bir AB dünyası dururken...

Hiçbir topluma...

Hiçbir dönemde...

Acı ve gözyaşından başka şey tattırmamış olan Siyasal İslâm’ı halâ bir seçenekmiş gibi sunmak...

Şark’a özgü aymazlıktan başka bir şey değildir.

[email protected]

[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar