Namık ÇINAR
Namık ÇINAR

Gazete: Taraf GAZETESİ

Kendi ayak izlerini görmek, boşuna heveslenmektir

  • 11.05.2022 06:38

Ülke gündemi, sabun köpüğünden bir kubbenin altında tecelli eder gibi, öylesine hızla tüketiliyor ki, güya öncekiler önemini yitirmiş de sen sanki yetişememişsin.

Peki, gerçekte öyle mi?

Kesinlikle değil, tabii!

Çünkü buranın hiçbir meselesi, uzayıp giden kısır döngüler tuzağından çıkamıyor bir türlü.

Tarihsel çıkmazlardaki sebebin, aslında tutturmuş olduğu yolda saklı olduğunun bilincine varamayan toplum, çözümlerini de hala kendi ayak izlerinin peşine düşmekte bulacağını umduğu bir aymazlığın yanılgısıyla, derin bir ormanın içinde yönünü yitirmiş, boyuna dönüp dolanıyor gibi gözüküyor.

Bu yüzden de, öyle sanıldığı gibi habire gündemi değişmiyor.

Tam tersine, hemen her konuda ve her seferinde, hep o bildik “yüzyıllık toplumsal dejavu” sezgisiyle, “aaa, ben bunu daha önce de yaşamıştım” hissikablelvukusuyla mütemadiyen debelenip duruyor.

O nedenledir ki, değil on beş gün ya da bir ay öncekini, kırk sene öncesinin sorununu bile bugün ele almaya kalksak, güncelliğini bütün tazeliğiyle koruyabildiği görülüyor.

Lafı şuraya getirmek istiyorum:

Yaşadığımız sorunlar, yüzeyde görünen haliyle, kitleler tarafından giderek patlıcanla biberin fiyatı gibi algılanıyor.

Oysa devasa bir tarihsel problemi, getirip, artık ağız tadıyla yiyemeyeceğimiz musakkaya yahut orman kebabına indirgemek ne derece gerçekçi?

Bütün derdimiz bu mu yani?

Bıçak sırtı bir konumda, o yana mı, yoksa her zamanki gibi bu yana mı devrileceğimizin, artık kaçınamayacağımız yahut erteleyemeyeceğimiz, ucu kemiğe dayalı bir yol ayrımındayız halbuki.

Birazcık tarih bilinci olan kimselerin kolayca anlayacakları üzere, Türkiye bir kez daha büyük bir buhrandan geçiyor.

Hem de öyle böyle değil, büyük ve köklü bakış açısı gerektiren bir buhrandan!

“Bir kez daha” diyorum.

Çünkü, eğer öncesindeki ve sonrasındaki yirmi beş yılları da dahil ederek yüz elli senelik “uzun bir yirminci yüzyıl” resmi çizersek, eskilerin 93 Harbi dedikleri 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi ile başlayıp günümüze kadar uzanan sayısız krizler, badireler, buhranlar yaşamış ama hiçbirini çözmeyerek halının altına süpürmüş bir ülkeyiz aslında biz.

Her sıkışıp kalmışlıktan sonra beliren ve “bu sefer oluyor galiba” duygusu veren ne kadar demokrasi umutlu başlangıç varsa, yengeç sepetinde aşağı çekilmek gibi, “eski”nin ve “derin”in allem edip kallem edip galebe çalacağı koşulların yeniden devreye girmesiyle sonuçsuz kalmakta, “yurdun makus talihi” gene bir başka bahara bırakılmaktadır.

Toplumun çağdaşlığa teşne içsel dinamikleri bu yönde bir evrilmeye yetmemekte; başlangıçta darbe alsalar bile, ülkenin “ancien regime”  (eski yönetim) unsurları kısa süren bir sendelemeden sonra tekrar toparlanarak, misliyle ve daha da acımasızca tedbirlerle bir öncesini aratır hale getirmektedirler.

Örneğin 20’nci Yüzyıla girerken Balkanlarda ve Kafkaslarda adım adım yaşanan insan ve toprak kayıpları, büyük ölçekteki göç hareketleri, kıtlıklar ve açlıklarla şekillenen o günlerdeki buhran dönemi, nihayet umudu yeşerten bir aşamaya doğru evrilerek 1908’de “Hürriyetin İlanı” olarak anılacak olan II.Meşrutiyet’e yol açmıştı.

Ne ki, İttihat ve Terakki’nin “yaşasın hürriyet…yaşasın müsavat…yaşasın vatan…kahrolsun istibdat” nidalarıyla yeri göğü inleterek başı çektiği o parmak ısırtan özgürlük ortamı, çok kısa bir zaman zarfında birdenbire tersine dönmüş, ülke yine aynı İttihatçılar marifetiyle korkunç bir despotizmin batağına saplanmıştı.

Arta kalan, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve parçalanan, işgal edilen, iyice yitip gitmeye yüz tutan bitkin düşmüş yoksul bir ülkeden ibaretti.

Ama umudu bir kez daha yeşerten, bir kez daha kendi küllerinden yeniden doğuşun işaretlerini veren, Mondros’dan sonra iki sene boyunca Anadolu’da ve Trakya’da kendiliğinden ortaya çıkan otuz kadar “yerel halk kongreleri” ve bunları derleyip toparlayan Mustafa Kemal Paşa’nın “kurtuluş hareketi” olacaktır.

Başlangıçta, her zaman olduğu gibi, “gene özgürlük, gene eşitlik, gene kahrolsun istibdat” coşkusunun bayrağı dalgalanacaktır.

Kurtuluştan sonra ise, mesela anayasal metinlerin izini sürersek, toplumsal iklime, ilkin 1921 Anayasası ile kazanılan geniş demokratik haklar, merkeziyetçilikten uzak bir yerinden yönetim anlayışı, çoğulcu ve katılımcı yerel özerklikler hakimdir.

Fakat bu düzenlemenin erkenden suyu mu çıktı nedir, üç sene bile dolmadan, birdenbire ve apar topar, 1924’te yeni bir anayasa yapılarak, tekrar koyu bir merkeziyetçiliğe, tekrar kısıtlamalara, tekrar yasaklara, meş’um mahkemelere, tek adam ve tek parti diktalarına yönelinecektir.

II. Dünya Savaşı ve onu izleyen yıllarda bir kez daha buhran sonrası rahatlama görülecek; “yeter, söz milletin” diyerek gelen Demokrat Parti’nin birkaç senelik cicim ayları ertesinde, devamlı matineye bağlanmış bulunan şu huyu kuruyası mahut tahakküm politikaları yeniden avdet edecektir.

Sonra gelsin darbe!

1961 Anayasası ile gene yalancıktan bir rahatlama.

Ve 12 Mart 1971’de bi’kere daha darbe!

Sonra?

Sonrası, !2 Eylül 1980’de gene darbe, gene darbe!

Biteviye darbe!..

Kozmetik değişiklikleri saymazsak, sıra, topluma 1982 Anayasası ile giydirilen, kırk senedir hala yıkanmamış, kir pas içindeki şu lime lime deli gömleğindedir.

Aslında süreç bir bakıma hayli istikrarlıdır.

Formül bellidir:

Önce kısa bir soluklanma…sonra sıkboğaz…ardından darbe.

Önce kısa bir soluklanma…sonra sıkboğaz…ardından darbe.

Önce kısa bir soluklanma…sonra sıkboğaz…ardından darbe.

2002’ye kadar hep böyleydi.

Ya sonra?

Sonrası farklı mıydı?

Ne mümkün!

Tüm parçaları yalama olmuş demode bir gereç gibi, bütün sistem ve bütün süreçler, bir önceki safhalara rahmet okutacak kertede ölçüsüz, acımasız ve kahredici şekilde tecelli edip duracaktır.

O yüzden, “yaşasın özgürlük…yaşasın eşitlik…kahrolsun istibdat” diyerek iktidara gelen sonuncu aktör AKP de iyi başlamış sayılırdı.

Şimdi Allah var, önceleri ne şeker şeydiler öyle?!

Sonunu getirmede de, yüz elli yıllık Türkiye tarihinin yüzünü hiç kara çıkarmadılar.

Herkeslerden, sultanlardan bile bin beter olduklarını dünyalara bi’güzel gösterdiler.

En azından, kötülüğü bari utandırmadılar.

Onların zamanındaki darbe girişimi bile ne eksantrikti, ki onda dahi fark atmışlardır diğerlerine.

Neticede, son yüz elli senede, ilk anayasamız olan 1876 Kanuni Esasi ile şimdiki anayasamız arasında, topluma kök söktürmede, canına okumada, anasından doğduğuna bin pişman etmede herhangi bir fark olduğu söylenebilir mi?

Madem durum böyledir…

Madem kendi ayak izini görmek, boşuna heveslenmektir…

Madem sonu, yüzyıllık bir hüsranın defalarca yaşanmış dejavusundan ibarettir…

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in çıkıp, yüz küsur sene sonra bugün, 1908’in replikleri olan “yaşasın hürriyet…yaşasın müsavat…kahrolsun istibdat” çığırışlarına, kabına sığmaz bir şekilde, ne diye bu denli heyecan duyuyorsunuz, öyleyse?

Bu çabanın, kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan kedininkinden ne farkı var?

Bu kavramlar iyi, hoş da, arkası gelmiyorsa neye yarar?

Çok haklı olarak, mevcut iktidardan kurtulmak isteyen muhalifler, Erdoğan’ın yerine gelir de gerçek demokrasiyi kuramazlarsa, nasıl kaynar sular dökülür tepemizden, hiç düşündünüz mü?

Nereden mi belli?

Kürt sorununun konuşulmamasından, HDP’nin ağıza dahi alınamamasından belli.

1915 Ermeni olaylarına bakıştan belli.

Merkeziyetçilik yerine yerinden yönetimlerin ihya edilip edilmeyeceğinden belli.

Devletçi görüşlerin baskın olmasından belli.

Ulusalcı, Avrasyacı, hatta faşizan dünya görüşlerinin el üstünde tutulmasından belli.

Liberal değerlerin şeytanlaştırılmasında, iktidardan aşağı kalır yanın olmamasından belli.

Ne dersiniz, daha sayayım mı?

Öyleyse nedir, çaresiz miyiz yoksa?

Saçımızdan ayak ucumuza doğru yürüyen bir heyecan dalgasıyla dolup nasıl sarsılacağız ki, cesaret yüklenip Erdoğan’ın hışmına hep birlikte göğüs gerebilelim?

Elbirliğiyle, işbirliğiyle ve oylarımızla onu iktidar koltuğundan edebilelim?

Eğer geleneksel dinamiklerimiz demokrasi üretmeye yetmiyorsa…

Umarsızlık besbelli ki ortada iken, kendi geçmişimiz referans olamayacaksa…

Öteden beri, derin bir ormanın içinde yönünü yitirmiş gibi kısır bir döngüde ha bire dolanıp duruyorsak…

Yürüdüğümüz yola ufalasak da, masaldaki gibi, kendi adımlarımızdan bir daha geçmesek, diyeceğim demesine ama ekmek de öyle pahalandı ki…

Neyle yapacağız bunu peki?

İlahi muhteremler!

Lüzum yok bunların hiçbirine.

Amerika’nın yeniden keşfine de.

Avrupa Birliği kazanımları orada duruyor, bize el sallıyor.

Zengin ve gelişmiş ülkeler, o yüzden zenginler, o yüzden gelişmişler.

Beş yüzyıllık aydınlanmaların, insana yaraşan, toplumları çağdaşlaştıran edinimleri o ilkelerdir çünkü.

Benzer olanaklara kavuşmak, o ilkeleri uygulamaktan geçiyor sadece.

Onun içinde milliyetçilik yok!

Irkçılık, etnikçilik yok!

Dincilik, mezhepçilik yok!

Kulluk yok, biat yok!

Ya ne var?

İnsana, akla, bilime, hukuka, doğaya ve ille de…ille de özgürlüğe değer vermek var.

Başka şeye gerek yok!

Yahut şöyle diyelim:

Aslında tek bir şeye daha gerek var.

Önce şu kafaları değiştirmeye.

O kadar! 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.