• 30.05.2016 00:00

  Silivri sahilinde kafamı boşaltmak ve son belediye çalışmalarından sonra epey temizlenen denizin büyüleyici güzelliğini seyretmek için gezinirken aniden başlayan sağanak yağıştan korunmak amacıyla internet kafeye sığındım. Boş olan makinelerden birine geçtim, önce YouTube sonra Facebook sayfalarını açtım.

AKP’de ki son gelişmeler, ABD’de süren Reza Zarrab davası, MHP kurultayı, Metro Turizm skandalı gibi birçok ulusal haber paylaşımı arasında Medium adlı yabancı bir sitede yayınlanmış, Türkçe çevirisinin iseDüşünbil sitesinde yayınlandığı “Geç Dönem Kapitalizmin Akıl Hastalığı” isimli güzel bir yazı ilgimi çekti.

Yedi buçuk milyar nüfuslu dünyamızda altmış iki insanın toplam serveti, üç milyar yedi yüz milyar insanın toplam servetine eşit olduğu verisinden hareketle, adaletsizliğin ve ahlaksızlığın had safhada olduğu iddiası üzerinden kapitalist sistemin çöküş döneminde olduğunu anlatan yazıyı okuyunca birdenbire vicdanım sızladı ve içimden bir ses “kahrolsun kapitalizm, bu altmış iki kişiyi Allah kahretsin, vicdansızlar” gibisinden veryansın etmeye başladı.

Dışarıda yağmurun durduğunu fark ettim ve eve gidip insanlığı bu içerisine düştüğü bunalımdan kurtaracak, adaleti, özgürlüğü, güvenliği sağlayacak yeni bir felsefi doktrin oluşturmam gerektiğini düşündüm.

Artık ne kapitalizm ne de Marksizm kendisine yöneltilen eleştirileri engelleme çabamı hak etmiyordu.

İnternet kafeye olan borcumu ödedikten sonra Silivri sahilinin ıslak yollarında dikkatlice eve doğru ilerlerken aynı zamanda vicdansız altmış iki kişinin nasıl olup da 3,7 milyar kişinin toplam servetine sahip olduğunu düşünüyordum.

Bir yanda 62 diğer yanda 3,7 milyar.

İlk aklıma gelen; 62 kişinin servetini 3,7 milyar kişiye dağıtacak bir formül bulmam gerektiğiydi. Böyle bir formülü bulursam vicdanen çok rahatlayacaktım; fakat yine de 62 kişinin mağdur oluşu bende kaçınılmaz bir suçluluk duygusu yaratacaktı. Acaba gerçekten, fakirler; zenginler zengin olduğu için mi fakirler sorusu aklıma gelir gelmez cevabını aramaya fırsat bulamadan Antik Çağ filozofu Platon’un “Philebos” adlı eserinin bence en çarpıcı yeri olan “Renk, renk olduğu için mi diğer renklerden farklıdır” sorusu kafama takıldı.

Adalet ihtiyacından yola çıkarak aynılık ve farklılık kavramlarına ulaştığımız bu düşünce yolculuğunda son durağımızın ne olacağına dair bir tahminde bulunmak gerekirse en çok arzulananın gerçek olacağına şüphe yoktur.

Böylece başa dönerek kapitalizmin iddia edildiği gibi çöküşte olduğuna veya adaletsizlik olarak sunulan toplumsal düzeninin değişmesi gerektiğine yönelik doğru bir tercih yapmamız olanaklı hâle gelecektir.

Farklılıkların insanlar arasında bir ayrışma, aynılıkların ise birleşme yaratmasından daha doğal bir şey yoktur.

Toplumsal hayatı oluşturan bireyler yaşamları boyunca para ve değerli madenlere ilgi duyarak yaşarlar.

Her bireyin bebeklik döneminde yaşadığı içgüdü yüceltmeleri ile kazandığı, paraya ve değerli madenlere ilgi gösterme davranışı insanlar arasındaki ortak ilgilerin başında gelir.

Dünyadaki tüm insanların vazgeçilmez olarak sahip olduğu ortak ilgiler doğa tarafından insana biyolojik, psikolojik süreçler ile yerleştirilir. Psişik yaşamın gelişmesinde insanlığın ortak ilgilerine en büyük desteği cinsel içgüdüler vermektedir.

Peki, insanların cinsel içgüdülerini tatmin etmelerini kısıtlarsak adaleti sağlamış olacak mıyız? Özgürlüğün olmadığı bir toplumda adalet var olabilir mi?

Tüm bu gerçeklerden yola çıkarak kapitalizmin çökmekte olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

  1. yüzyılda kapitalizm çökmüyor sadece cezalandırılıyor. Kapitalistler de, post-Marksistler de cezalandırıyor. Cezalandırma düşünsel ortamlarda katı bir eleştiri hâlinde ortaya çıkıyor.

Tüm bu eleştirilerin sebebi neden kaynaklanıyor sorusu 21. yüzyılın en zor sorusu.

Benim ise buna verebildiğim en mantıklı cevap kapitalizmin kadın ve erkek arasında var olan anatomik farklılıklardan kaynaklanan toplumsal ihtiyaçları dikkate almaması.

Çalışma hayatında olan kadınların doğum yaptıktan sonra bebeğin anneye en çok ihtiyaç duyduğu ilk dört seneyi çoğunlukla bebekten ayrı iş yaşamında geçiriyor olmasının bebekte yarattığı psikolojik sefalet.