• 29.11.2013 00:00
  • (34692)

 Dışarıda rahatça koşup oynayabileceğimiz koca bir aileydi sokağımız. Baharda hanımeli kokusunun hâkim olduğu, hemen her pencerede fesleğen, küpeli, ebegümecinin renk cümbüşüyle donandığı genellikle tek katlı, kerpiç-tuğla karışımı küçük evlerin yer aldığı bir sokağımız vardı. Paylaşımı ve dayanışmayı doğal yaşam biçimi olarak algılayan kocaman yürekli insanların arasındaydık.

İki odası sokağımıza bakan orta boy bahçeli, bahçe içinde ayrıca küçük bir odası bulunan evimizde; yaşamın olduğu yerdeydik yani.

Varlıklı olan birkaç aile vardı aramızda. Onlar da zaten varlıklı olmanın görmemişliğini görmemişlerdi hiç. Biz bir bütündük. Mütevazı olabilme erdemi, o zamanlarda varlıklı olmanın çok çok önünde olduğundan gerçek zenginliğe, paylaşımın tam da ortasında olunması anlamı yüklenmişti belki de. Burnu büyük kendini beğenmiş kibirli insanlar, onurlu alçak gönüllü büyük çoğunluğun arasında yer bulabilme adına kişiliklerine çok şey katmış olmalılar ki içtenlikleri, yapmacık davranışlarını da zamanla törpülemişti sanırım.

Çocukluğumda soluduğum evimin kokusu her aklıma geldiğinde burnumun direğini sızlatmayı başarırım yine. Bitmeyeceğini düşündüğümüz birliktelikler, o güven duygusu. Sonsuzca yer alıp koruyucumuz olmayı sürdürecekleri ve bizi asla sevmekten vazgeçmeyeceklerini düşündüğümüz kıyamadıklarımız. Çocukluğumuzun sırtını dayadığı sımsıcak ve hep öyle kalacak diye düşündüğü yaşam. Alıp başını gittiklerinde birer birer, zamanla kapanacağını sonradan öğreneceğimiz onulmaz yaralar kabuk bağladığında bizler büyümüştük.

Bir türlü doğamayan güneş sabahıydı yine. Puslu bir günün başlangıcındaki tembellik köşe başlarını tutmuştu çoktan. Ulaşılması zahmetli penceremizin camına dayadığımda yüzümü ilk gördüğüm; bir yarışmanın başlangıç atışını yapmış ve ardından onlara yetişmek istercesine koşar adımlarla yürüyen sevgili Selim eniştem olurdu. O hep içten gülümsemesi ile iyimserlik dolu bakışlar bıraktı bize. Halam babam ile kardeş çocuklarıdırlar, eniştemden farksız bir yüreğe sahipti.

 

Dar sokaklarına girdiğimizde, iki basamak aşağıda olan kapılarının önünde annemlerden önce koşarak bekler olurdum hep. Kapı biri tıknazca kısa boylu açık tenli, diğeri biraz uzun, kısa koyu renk saçlı, peltek konuşacakmış gibi hesapsız, içten, sevgi dolu gözlerle bakan iki kızından biri tarafından açılırdı.

Talihsizlik drama dönüşür varoşlarda çokça.

Halamın oğlu lümpen yaşamların kurbanı olmuştu solduğunda gencecik. Bir akşam vakti cehaletin diz boyu öfkesinde kan kaybından gittiğinde Şükrü abim, halam karalar bağlamanın ötenazisini uygulamaya koymuştu. Bir gün dahi kapısının dış koluna eli değmedi sonra. Hiç sorgulamadı kim, nasıl, ne diye. Varsa yoksa; soğuk bir kış günü -kar bele kadar o zamanlar- ebe gelene kadar, sesini kimselerin duymadığını düşündüğü sessizlikte bağırarak beklediği ve kendi kendine doğurduğunu söylediği Şükrü abimin tombalaklığı idi.

Mollaarap’ın Dörtyolağzı’nda ‘kokusunu alırım da dayanamam’ diye o iki basamak aşağıda olan kapılarından koca gövdesini çıkarabilmek, defnetmek için olmuştu ancak.