• 14.01.2014 00:00
  • (2315)

 Usulca açılan kapı ağır adımlarla sessiz-sakin yürüyen Ayhan Işık bıyıklı naif adamı getirirdi her akşam bize. Limon sürerek şekil verdiği saçları tam da ayrılması gereken yerden ayrılmış, geriye doğru taranmış olurdu. Tıraşlı, ince bıyıklı yüzü akıl yüklü kahverengi bakışlarla tamamlanırdı. Ukala olmayan, sükûtun değerli dinlemenin erdem olduğu düşüncesi ile hareket eden kıskanılası sabırlı bu adam Babam’dı.

Tezgâhlardaki dokuma armonisine yıllarını vermişti. Kulaklarında işitme kaybı oluşmuş, son anına kadar da çalışmak zorunda kalmıştı hep. Asıl yüzü çağdaşlığa dönük olsa da klasik değer yargılarının zaman içinde yitip gittiğine tanıklık etmek, kabullenmek yaralardı O’nu.

12 Eylül faşist devirmesinin sıcak günleriydi. Oyak-Renault Fabrikası’nda işçi olarak çalışıyordum. Darbenin hedef kitlesinin ana omurgasını, saldırı merkezini işçi sınıfı oluşturduğundan kısa bir süre sonra -henüz politik örgütlü yapımıza sistemli saldırı başlamamıştı.- fabrika içinde özellikle sendikal çalışmalarda öne çıkan yaklaşık yirmi kişilik bir grup hiçbir gerekçe gösterilmeden jandarma tarafından apar-topar gözetim altına alındık. Bir hafta süre ile Mollaarap Jandarma Komutanlığı Hamamı ve Organize Sanayi Bölgesi Nezarethanesi’nde tutulduk. Sonra hakkımızda hiçbir yasal işlem yapılmadan işbaşı yaptırıldık. Bu olağandışı anlaşılmazlık, ilk toplu gözaltı şok dalgası idi ailelerimiz için. Oysa yaşadığımız bu durum ileride yaşatılacak karanlık, acı dolu günlerin-yılların da başlangıcını oluşturuyordu. -Katran karası o günlerin başlangıcı ve sonrasında yaşananların bir bölümü ile ileriki satırlarda buluşacağız tabi-

Haziran 1981 tutuklanma sonrasıydı… O naif sabırlı adam değer yargılarının hüsranında kararlı bir şekilde kapısına dayandığı Fabrika Personel Müdürü’ne iki kelam eder sakince: “O çocukların hiçbir suçu yok. Bize yaşattıklarınız ve yaşadıkları şu an sadece sizlerin sonsuz kazanç hırslarınızdan, gemlenemez doyumsuzluğunuzdan kaynaklanmaktadır, tek bir şey istiyorum .” diyerek elinin tersiyle kapattığı kapı sonrası; “Tazminatını derhal vereceksiniz, gerekli yasal evrakları verin imzalayayım ve çekip gideyim.” der sert bir şekilde. Kararlığını ve bu yaralı yüreğin pek de tekin olamayabileceğini iyi okuyan Müdür, bu talebi uygun gördüğünü belirterek Muhasebe Departmanı’ndaki ilgiliye gerekli talimatı verir. Günahları boyunu kat ve kat aşan bu kısa insan ; “Sizi tebrik ediyorum cesaretinizden dolayı” der gibi bir şeyler mırıldanmış arkasından sanırım. Böyle anlatmıştı Heykel’deki Adliye koridorunda ilk ve son yüz yüze karşılaşmamızda babam, bir de Kenan Evren’e iki sayfa mektup yazdığını isimsiz…

Esnasında ve sonrasında Emniyet Müdürlüğü, Askeri Garnizon, Seymen-Gölcük Askeri Tutukevleri, İzmit Cezaevi süreçlerinde tüm benlikleriyle yanımızda olmaları, bizleri sahiplenmeleri yufka yüreklerinin zamanından önce solmasına neden olmuştu. Kanlı katliam sayfalarına yaşattıkları acılara katlanamayan canlarımızı da eklemişti faşist darbeciler.