• 6.07.2014 00:00
  • (2517)

 1981 Yılının Mart ayında 2 yıllık tecil durumum sona erdiğinden askerlik için müracaat etmiştim.

Zor günlerdi tabii. Karabasan üstümüze yığılalı henüz altı ay olmuştu. Renault Fabrikası’ndan askerlik nedeniyle ayrılarak Şube’den sülüsümü almış acemi birliği olarak İzmir Bornova Topçu Birliği’ne yola koyulmuştum. Bir aylık eğitim sonunda Nisan ayı içinde ara dağıtıma uğramış İstanbul Kâğıthane Levazım Okulu Çavuş Talimgâhı’na sevk edilmiştim. (Daha sonra burada gözaltına alınış şeklim ile -trajikomik- bu satırlarda karşılaşacağız.)

Biz üç kardeşiz. Büyük ablam Ayten, ilkokul mezunu terzidir, hiçbir yerde çalışmamıştır. Küçük ablam Berrin ise lise terktir, ön muhasebe ile ilgili birkaç yerde çalışarak emekli olmuştur.

Biz yaşamı ilk gün bize sunanlardan öğrendiğimizle taşımaya çalıştık bugünlere. Yüzümüze söyleyemedikleri sevgilerini içimize işleyerek özenle büyütüldük. Bu da bir şeydi ve olduğu da ortada… Her konuda birbirimizin yanında olmaktan geri durmama becerisini içtenlik, özveri ve samimiyetle gösterdik. Sonrası için de hiçbir şey değişmeyecek.  “Ne hamurmuş” diyorum düşündükçe; doğru su ve hak edilmiş bereketle yoğrulmuşuz sanırım…

Aynı yıl içinde Berrin ablamın eşi Adnan abi böbrek yetmezliği sorunuyla boğuşmaya başlamıştı. Bir taraftan karabasan günleri tüm hızıyla devam ediyor, diğer taraftan askerlik ara dağıtımı ve yer: Kâğıthane-İstanbul. Ablam, buradaki hastanelerde uzun süredir eşi ile ilgili diyaliz ünitelerinde koşturuyormuş. (Üzülmeyeyim diye bu ve benzeri konular bana hiç anlatılmıyor detaylıca.)

Galata Kulesi yakınlarındaki bir işhanının, işyeri ofisinden ev ortamına dönüştürülmüş çatı katında, ablamın bir süre eğitim alarak eşinin diyalizini gerçekleştirme süreci yaşanıyormuş. Ayrıca bir de yaşlı, bakıma muhtaç sayılabilecek bir kayınvalide var o mekânda. Zaman zaman eşi sırtında onlarca merdiven aşağı inip çıkarak kontrollerini yaptırır ve evin diğer ihtiyaçlarını karşılarmış. Ta ki Kâğıthane’deki birliğimden hafta sonu izne çıkıp ziyaretlerine gidene kadar detayları hiç bilememiştim.

Adnan Abi (Özellikle ben ‘enişte’ değil de ‘Abi’ demek istediğimi söylediğimde -daha içten buluyordum bu tanımlamayı- ‘hiçbir mahsuru yok, nasıl istersen’ demişti.) çalışkan, titiz, rahatına düşkün -bu özelliği tamamen ailesinden geliyordu- olduğu gibi bir insandı. Yugoslavya göçmeni Arnavut’tular. Ekonomik olarak günün koşullarında iyi durumda idiler. Tanıştığımız kısa zaman diliminde, ben O’nu bir ‘abi’, O da beni kardeş gibi sevmişti biliyorum.

Beş yıllık birliktelikleri, o ağır günlerin dayanılmaz zamanlarında, kısacık güzellikler esintisinde ablamın, alnına kondurduğu son öpücükle Adnan abi için sonlandığında 1981 yazıydı...

Sırtında melbusat torbası, asker elbiseleri ve iki inzibat arasında Bursa Emniyeti beşinci katındaki işkencehanenin merdivenlerini göremediğim asansör kapısında ‘YETKİLİ’ personele teslim edildiğimde aynı mevsim ve yıl da benim için yeni bir başlangıç oluyordu yaşam...