• 26.10.2014 00:00
  • (2545)

 Bursa,11.10.2014

İki asker refakatinde bindiğim asansör beşinci katta durdu. Asansörden inerek tam karşımızda “Emniyet Amiri” yazan kapıya doğru yöneldik. Etrafa şöyle bir göz attığımda hiç de yabancı gelmemişti bana.

1980 yılı “Tariş Direnişi” günleri.

Faşist terör nihai hedefe ulaşmak için hız kesmiyordu. Renault Fabrikası’nın bakımcı kadrosunda elektrikçi olarak üçlü vardiyada çalışıyordum. Ve o gün öğle vakti sendikadaydım yine. Bina 24 saat Siyasi Şube ekiplerince gözleniyordu o zamanlar. Hava oldukça soğuktu. Mesai saatim yaklaştığından ayaklanmıştım ki pencereye doğru döndüğümde yüzlerce bildirinin kar tanesi gibi yere indiğini gördüm. Vakıflar İşhanı’ndan atıldığı belliydi. Servisimi kaçırmamak için hızla merdivenlere yöneldim, ana bina kapısından çıktığımda yerdeki broşürlere göz ucuyla bakmıştım: “Yaşasın Tariş Direnişimiz-İGD” yazıyordu. Üzerimde kısa kapüşonlu, kürklü, haki bir mont vardı. Yanı sıra genç olmam ve bu bildirilerin atıldığı işhanından çıkıyor olmam nedeniyle potansiyel suçluydum zaten. Ki, Tayyare Sineması’na yaklaştığımda arkamdan iki kişi koluma girdi ve biri cebime bir şey sokuşturdu. İki resmi, iki sivil dört polis, “Bu bildirileri sen attın” diyerek cebime kendi koyduğu bildiriyi çıkararak ısrarla bana göstermeye çalışıyordu. “Onları siz koydunuz, ben işçiyim, Reno Fabrikası’nda çalışıyorum, bu bildirilerle ilgim yok” desem de boşaydı. Sendika binasının tam karşısında hazır bekleyen polis minibüsüne yaka-paça bindirildim. Ancak, polisler örgütlüydü ve Pol-Der’li demokrat polisler de vardı. Nereye götürüleceğim konusundaki (Çarşı Karakolu mu, Emniyet Müdürlüğü mü) tartışmalar sonucu Emniyet Müdürlüğü beşinci katına getiriliyordum. Siyasi Şube Müdürü (bildiğim kadarıyla demokrat biriydi) yoğunluktan bunalmış bir şekilde ufak bir sorgulamadan sonra Çarşı Karakolu’nda bir gece nezarette kalmama hükmederek ertesi günü savcılığa çıkarılmamı emretmişti. Sabah 09.30’da Heykel’deki Adliye kapısında Avukat Ahmet Hilmi FEYZİOĞLU karşılamıştı her zamanki sevecenliği ile... Salıverildim tabii...

Kapı girişinde beklerken, elindeki dosya ile içeri girmişti askerlerden biri. “Nedir bu” diye sordu amir. “Dosya içersinde yazıyor, İstanbul’dan getirdik” dedi asker. Sarı zarfı açan Polis Müdürü, yorgun (!) bir bıkkınlıkla: “Bu da onlardanmış” diyerek askerlere gidebileceklerini söyledi. Melbusat torbası elimde beklerken dışarıya doğru seslenerek: “Alın bu o…çocuğunu, diğerlerinin yanına götürün” dedi. Oldukça iri iki kişi elimdeki kelepçeyi çıkararak “Gel bakalım asker efendi” diyerek asansör kapısına getirdiler ve bir kat aşağı indik. İner inmez; “Bir parça bez getirin” diye seslendi esmer, bıyıklı, ablak suratlı olan. Bu arada meraklıca etrafa bakarken, hastanelerdeki ameliyathane kapılarına benzer bir kapı gördüm. Üzerinde sarmal yılan işareti vardı. Hafifçe başımı kaldırdığımda ise kapının tam üstünde büyük harflerle: “BURADA ALLAH YOKTUR” yazıyordu. Gelen bez parçası ile gözlerim bağlandı ve sanıyorum yılanlı kapıdan içeri sokuldum. Girdiğim anda göğsümün ortasına yediğim yumruklarla nefessiz kalarak yere yıkıldım. Tabii, “hain asker” çok kibar kalıyordu, diğer küfürler eşlik ederken.

“Arkadaşlar helva alacağız para topluyoruz” sesi ile irkildim. Sabah mıydı bilmiyorum. Bana geldiğinde param olmadığını söylediğim kişi (Mehmet ÜNLÜ): “Önemli değil, sen de yersin” demişti. Zamanla karanlığa alışan gözlerim bez altından -biraz da elimle aralayarak- etrafı kolaçan etmeme olanak sağlamaya başlamıştı. Oturduğumuz yer zemindi. Küçük bir oda içinde yan yana onbir kişi vardık. İlk baktığımda tanıdık sima görememiştim. Sonraları dikkatlice baktığımda tam karşımda bağdaş kurmuş oturan, sakalları uzamış, sendikadan gördüğüm Hasan ÖZTÜRK’ü tanıdım. O esnada sol böğrüme öyle bir dirsek yedim ki nefessiz kaldım bir an. “Ne yapıyorsun, açma gözlerini, dayak mı yemek istiyorsun” diye kibarca (!) uyaran, sonradan tanıyacağım sevgili Mehmet TAN’dı. Onun yanında ise kızıl sakalı ile Fevzi ERTİN (yine sonradan tanıyacağım) oturuyordu.

“Bakar mısınız” diye bir ses duyduk yüksekçe. Gelen yanıtı tahmin edebilirsiniz (……………………) “Tırnak makasınız var mı acaba, ayak tırnaklarım çok uzadı da” demişti, O ses... Şaka gibiydi. Ve tırnak makası alamamıştı tabii, her ne kadar komiser emeklisi çocuğu olduğunu söylese de Zekeriya ÇÖLOK... Ne ile yetindiğini de siz bulun artık...