• 20.12.2014 00:00
  • (3123)

 Bursa, 12.12.2014

 

Babamlar üç kardeştirler. En büyükleri babam, ortanca Necmettin, en küçüğü ise Bahattin’dir. Dedem “Oduncu İbram” diye bilinirdi. Kışın Uludağ’dan kar keserlermiş, yazın ise odun. Ve at sırtında taşırlarmış şehre. O zamanlar buzdolabı yok tabii, teldolaplar var yalnızca. Kestikleri karı, özellikle gıdalarının bozulmaması için kullanan esnaf ve tüccarlara satarlarmış.

Nemrut bir adamdı Dedem. Sevgi ve vicdan kodlarının unutulmuş olduğunu düşünmüşümdür hep, genleri oluşurken. Ya da öyle ulaşılmazmış ki; seksen iki yaşında terk-i dünya eylerken birkaç damla gözyaşı görüldüğü rivayet olunur anımsadığım kadarıyla. O da artık ne anlam ifade etmişse...

Ortanca Amcam, erkek terzisiydi. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu aralığında küçük bir dükkanı vardı “Pantoloncu Necmi” isminde. Diğeri ise tekstilcidir.

Özellikle dini bayram günleri, bir program çerçevesinde bir araya gelinirdi. Birinci gün Dedemlerde olunur, ikinci gün Babam en büyükleri olduğundan bizde toplanılırdı. Sonra sırasıyla bu program, büyükten küçüğe devam ederdi.

Bize geldiklerinde bir bayram günü, Necmettin Amca’mın küçük oğlu Ali ile aynı yaşta olmam dolayısıyla davet edilmiştim bir-iki günlüğüne. Tabiri caizse “fırlama” değildik ama ergen basamaklarının da ortalarındaydık. Evlerine geldiğimizde Yengem yataklarımızı yapmış bize seslenirken Ali ile aşağıda fısıldaşmaya başlamıştık bile. Yattık ama Ali’nin “Oğlum yarın Pınarbaşı’nda panayır var oraya gideriz, acayip eğlenceli oluyor” dediği şeyi anlamak için ertesi günü yaşamak gerekiyormuş.

Alacahırka’dan yukarıya doğru tırmanan cadde üzerinde sağ tarafta sarı püskürtme-tırtıllı boyalı iki katlı bina O’nların eviydi.

Sabah kahvaltı sonrası cebimizde bayram harçlıklarıyla evden çıktığımızda ben çok daha heyecanlıydım Ali’den. Panayır yerine ulaştığımızda ilk söylediği Ali’nin: “Hadi ‘aç-aç’a gidelim’ oldu. “O ne ki” dedim. “Oğlum girince görürsün, kadınlar memelerini gösteriyorlar” demişti. Girdik içeri ve evet her tarafta O’nlar vardı. Gözlerimin bugün hala yuvalarında olduğunu biliyorum ama o an çıktığını sanmıştım.

Karşıdan karşıya geçerken bir bayram günü -Necmettin Amcam- gelen araçtan kaçma refleksi sonucu beyin kanaması geçirmiş uzun süre hastanede kaldıktan sonra yaşamını yitirmişti. Sonrasında Ali’nin “Bu tür felç riskleri başta olmak üzere, tüm insanlara tıp alanında çareler oluşması için mücadele edeceğime yemin ederim” sözü aynı alandaki eğitimini başarıyla tamamlamasıyla taçlanmıştı.

Zaman birbirini kovaladı, önce Ülker Yengem (Ali’nin annesi) teşhis bile konulamadan göç etti. Yaklaşık üç ay sonra acı acı çalan telefonun ucundaki görevliden Abisi İlhan Abi’nin beyin kanaması sonucu Bandırma Devlet Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi’nde yattığını öğreniyordu. Kısa süre sonra sonsuzluğun başlangıcında yer alacak olan Abisi için yakın zamanda yaşadığı yürek yıkımı bir kez daha vuruyordu acımasızca.

Günde bir paket mi, daha fazlası mı, evet sigara üstüne sigara tüketiyordu hoca. Tam da “Hayat devam ediyor” mantığıyla “unutmak” ilacını zerk etmişken benliğine; o şok tanı ile kararıyordu yaşamı. Ekibindeki asistan ve meslektaşları zoruyla çektirdiği emar sonucu beyninde baloncuk (anevrizma) vardı ve son derece tehlikeli aşamadaydı. Hemen karar verildi, iki gün sonra Amerika’da bir tıp kongresi vardı ve konuşmacı olarak davetliydi. Oradaki ilgililerle Çukurova Üniversitesi Birimi gerekli kontakları sağladı ve gider gitmez ameliyata alınacaktı.

Kaygı dolu düşüncelerle akşam üzeri eve geldi. Tam “Merhaba” diyecekti ki, yarım kaldı dilinde sözcükler, olduğu yere yığıldı yıllarını adadığı aynı hastalıktan. Prof Dr. Ali ÖZEREN Nöroşirürji Ana Bilim Dalı’nda yıllarca hizmet veren bu iyi yürekli insan yazık ki aynı hastanenin Yoğun Bakım Bölümü’ndeydi artık kapalı bir bilinçle. Ve hiçbir cerrahi-tıbbi müdahale yapılmadan dört yıl sekiz ay meslektaşları tarafından yoğun çaba ve emek sarf edilerek bakıma tabi tutulmuş, umut korunmuş ancak kaçınılmaz son 25.12.2012 tarihinde gerçekleşmişti...

Ne mi demem gerek? “Acım sonsuz, anılar her dem canlı ve saklı bende. Tabii ki yaşam devam ediyor.”

İnanıyorum, O da aynı şeyi söylerdi.

Benim için hiçbir anlamı olmayan, temenniden öte bir anlam taşımayan o söz; “Işıklar içinde uyusun” yani. Yerine “Seninle ilgili tüm anılar hep benimle olsun.” Daha iyi gibi sanki...