• 26.08.2020 00:00
  • (1780)

  Ahmet Turan Özcerit, Deniz Hakan Şen, Haluk Savaş, Medeni Arifoğlu, Fatih Terzioğlu, Mevlüt Öztaş…

Bunlar, hep son yılların unutamadığım isimleri…

Ortak özellikleri OHAL mağduru olmaları. OHAL sonrası neye uğradıklarını anlamadan cezaevine doldurulan isimler bunlar. Ortak özellikleri yaşadıkları korkunç günler sonrası, kötü hastalığın pençelerine düşmeleri.

Maddi ve manevi iyi bir pozisyonda olmalarına rağmen birden bire tam aksini yaşamaya başladılar. Birden bire adeta damdan düştüler, birden bire hayatları alt üst oldu. İşlerinden, paralarından, sevdiklerinden ayrıldılar, mallarına el kondu.

Sonra ne mi oldu? Olumsuzluktan başka ne olabilir? Tüm maddi, manevi dayanakları yıkılan genç insanların başına gelen oldu, Vücut dirençleri düştü, dokuları koruyan antikorlar azaldı ve yetersiz kaldı, kanser hastalığı başladı. Hem üzüntü, hem mahkeme koşturmaları, hem cezaevi eziyetleri… Kanseri hissedecek vakit mi vardı, hayat neşesi mi vardı? Keyifsizlik, iştahsızlık, zayıflama ve giderek artan stres…

Hastalık için revire başvurduğunda öyle hemen doktora çıkabilmek nerede? Dilekçeler, dilekçeler… Deniz Hakan Şen isimli mahpusun yakınları bana 45. dilekçede ancak hastaneye gidebildiğini söylemişlerdi. İnfaz koruma memurlarının aşağılayan sözleri, hakaretler… Defalarca çıkıldıktan sonra revir doktorunun verdiği ilaçların kar etmemesi… Zayıflayan, halsizleşen, yataktan kalkamayan mahpuslar… Belki kaçıncı revire çıkıştan sonra karar verilen hastane planı… Yapılan planlar…

Ama hemen gidiş mümkün mü? Ya idare ihmal eder, o etmezse jandarmanın personeli yoktur, o da aşılırsa hastanede muayeneyi kaçırmışsınızdır, tekrar aynı prosedür ve engeller… Sonrasında doktorun “hastada bizim çözemediğimiz ciddi sorunlar var, 3 basamak hastaneye gitmeli” sözleri.

En sonunda son basamakta yapılan muayenede yine de teşhis konulamaz. Ne mi olur? MR’lar, tetkikler istenir, geç tarihler verilir, o tarihlerde jandarmanın işi çıkmışsa yeni tarihe kalmışsınız demektir. Ve nihayet beklemelerin sonucunda tanı konulur ama çok geçtir çünkü ya 3. ya 4. evrededir artık hasta ve yapacak başka bir şey kalmamıştır.

Şok etkisi oluşturmuştur yakınlarınızda kanser haberi. Çünkü gençsinizdir ve önceden ciddi bir sorununuz yoktur. Dışarıda zaten işsizlik, parasızlık, dışlanmalar, psikolojik sorunlarla boğuşan eş ve çocuklarınız için yeni ve kahredici yeni bir sorun vardır. Uzun süredir zayıflayan, bitkinleşen, eriyen eşini görüşlerde endişeyle izleyen eşler gözyaşlarını içlerine akıtır, zaten çok zor ve kısa olan görüşlerde.

Esra Terzioğlu kapalı görüşte ellerini kaldıramayacak derecedeki eşinin başını yerden kaldıramayacak kadar bitkin oluşunu görür ve çırpınır bir eş olarak. Diğer eşler farklı mı? Her biri için çok daha çileli ve unutulmaz acıların olduğu günler başlayacaktır. Ne bilsinler daha da kötü günlerin geleceğini?

Hasta mahpuslar hem sağlıklarıyla uğraşmakta hem de hapishane idaresinin ihmalleriyle uğraşmaktadır. Bir de buna Mart ayında başlayan pandemi sıkıntıları eklenirse ne olur? Bir de buna pandeminin kötü niyetle mahpuslara zorluk olsun diye fırsatçılık olarak kullanılması eklenirse ne olur? Hem hastalığın ilerlediği hem de mahpus ve yakınlarının saniye kaybedilmemesi gereken bir dönemde çaresizlikten bunalım yaşadığı günler ve aylar gelir.

Kemoterapilerin geciktiği,yapılsa bile yanında refakatçi bile olmayan bir kanser hastasının acımasız bir ortamda yalnızlığı.”Niye kanser oldum ki?” sorusunun cevabını kanser olduktan sonra en iyi anlayan mahpuslar. Çaresizlik, şifasızlığa doğru giden ve özgür de olunmayan bir süreç. Zaten kendisine, eşine, çocuklarına vurulmuş bir balta sonrası yaşanan işkence dolu bir süreç.

Bütün bu süreçlerin yıllardır şahidiyim. Adeta her hasta mahpusu, her takip edişimde hep aynı şeyleri gördüm. Beni de kanser edecek derecede kahreden çok ağır süreçler. Bu acıları hem bir doktor olarak iyi anlamam hem de bir insan hakları savunucusu olarak yıllardır şahit olduğum ihlallerin değişik iktidar elleriyle tekrar yaşatılmasına, “Ne kadar ağır ya Rabbi!” dedim her defasında.

Ameliyatlar veya kaçırılan ameliyatlar, faydalı veya zarar veren, etkisi olmayan kemoterapiler, radyoterapiler, dökülen saçlar, ölüm yüzleri… Artık iyice bitkinleşince infaz erteleme başvurularının yapılması. Ayrı bir eziyet olan sağlık kurulu başvuruları, karar verilse bile pandemide aylarca toplanmayan kurullar. Gidip boşa dönen hastalar. Sonuçsuz bekleyişler, vurdumduymazlıklar… Mevlüt Öztaş’ın infaz erteleme süreçlerinde görüştüğüm hastane yetkilisinin bile isyan ettiği sorumsuzluklar.

Sağlık kurulunun hemen vermediği, tekrar başvurularda doktorların “siyasi mahpus başvurusu, aman sorumluluk almayalım” tavırları ve cimrice verilen rapor oranları. Zor bela alınan raporların Adli Tıp Kurulu’na gitmesi, zaman kayıpları ve ilerleyen hastalık…

Adli Tıp kurumundan rapor alınsa da karar anında polislerin içeri girip çıktığı mahkemelerden alınan olumsuz sonuçlar… Yaşanan şoklar, ağlama krizleri… Çöküp kalmalar, hastaya sonucu söyleme zorlukları… Mahkemeye itirazlar, başvurular ve sonunda adil bir kararın çıkması, gözyaşları arasında cezaevi önünden alınan bir deri bir kemik hasta babalar, eşler…

Evet, tahliyeler yaşanan bir sevinç ama ilerleyen bir hastalığın varlığı sevinçle ne kadar çelişki değil mi? Yaşanan bir galibiyet ama olası bir mağlubiyet ne kadar çelişki değil mi? Bir çare diye sağa, sola koşturmalar; bir çare diye yurt içi, yurt dışı başvurmalar. Haluk Savaş gibi çok değerli bir bilim insanının pasaport için destansı bir mücadele sergilemesi. Diğer her birinin unutulmaz hikayeleri. Bunlar hep zulmün kuyusundaki mağdurların çırpınışları olarak geçecek tarihe.

Ve sonunda beklenen…

Geciken tanılar, geciken tedaviler, geciken infaz ertelemeleri. Hem yakınlarıyla hem sağlığıyla buluşması engellenen insanlar. Kahreden son anlar. İskelete dönmüş bünyeler. Ve son nefesle hıçkırıklara boğulan anneler, babalar, eşler, çocuklar, tüm kamuoyu…

Bunlar hep 21. yüzyılda Türkiye’de yaşatıldı. OHAL zulmünün unutmayacağımız, unutturmayacağımız isimleri yaşadı hep bunları. Her biri ve diğer isimlerini sayamayacaklarına şahit olmuş bir kişi olarak bunların peşini bırakmayacağımı, hukuk önünde hesap soracağımı da herkese hatırlatmalıyım.