• 11.01.2013 00:00

 Kolera sokağında bu cinayeti kimin işlediğini uzun uzun tartışacağız. Gecenin karanlığında parlayan usturayı hangi el tutuyordu?

Paris’te üç kadının uğradığı kanlı suikastın haberini alınca Tolstoy’un o meşhur cümlesini mıraldanırken buldum kendimi: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”. Bizim aile mutlu olsa, muhtemelen Türkiye’de doktor, mühendis olup, huzurlu bir hayatın sıkıcı rutininden başka pek fazla yakınacakları şeyleri olmayacak üç kadın, Paris’te, kimin, neden yaptığı belli olmayan bir suikasta kurban gittiler.

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, KNK Paris Temsilcisi Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in uğradığı suikastın ‘teknik’ yanlarına ve kanlı cinayeti işleyenlerin ‘stratejik’ hesaplarına ilişkin çok şey söylenebilir ve binbir spekülasyon yapılabilir: Oldukça profesyonel bir görüntü sergileyen bu cinayet bir Ortadoğu ülkesinin istihbarat elemanları tarafından işlenmiş olabilir. Bazılarının iddia ettiği gibi, bizim ‘derin devlet’in işi olabilir. Gerçi, Çatlı’nın Ermenilerin gözünü korkutmak için ortalığa attığı birkaç bombadan bu yana bizim derin devletin pek fazla bir yurtdışı operasyonu olamadı. Ergenekon süreciyle birlikte eski derin devlet bu tür operasyonları yapma kabiliyetini hepten yitirdi. Ama hadi, taşeron kullanarak bizim derin devletin bu işi organize etmiş olma ihtimalini de gözden ırak tutmayalım. Başka bir olasılık bunun örgüt içi bir infaz olması. O durumda da infazı gerçekleştirenler bir taşla birkaç kuş vurmak istemiş olabilirler. Örgüt içindeki Alevi-Sünni çatışması kaşınmak istenmiş olabilir. Cinayeti işleyenler, Kandil’deki PKK liderlerine, “Barış sürecinde silah bırakıp Avrupa’ya gitmeniz söyleniyor, bakın sonunuz böyle olur” demek istemiş olabilirler. Önümüzdeki günlerde binbir versiyonunu dinleyeceğimiz bu açıklamaların biri ya da birkaçı aynı anda doğru olabilir. Ama net olan tek şey, birilerinin çok zor başlayan müzakere sürecini sabote etmek istediği...

Bizim mutsuz aile

Gelelim bizim mutsuz aile hikâyesine... Şöyle geriye çekilip içinde bulunduğumuz acıklı duruma bir bakmaya çalışın. Kendi zenginliğinden, farklılıklarından korkan bir ülke, sorunlarını tehcirle, tenkille ve inkârla çözmeye çalışmış son bir yüzyıldır. Bunun sonunda problemler birike birike kangren haline gelmiş. Ermeni çocuk sokağa atılmış, onun için mesele bitmek bilmeyen bir kan davasına dönüşmüş. Kürt çocuğa ikinci sınıf muamelesi yapılmış, o da isyan etmiş.

Bu mutsuz ailenin sorunları öyle dallanıp budaklanmış ki, mahallenin esrar satıcıları, mafyası, karaborsacısı, herkes ama herkes bir biçimde problemin parçası haline gelmiş. Ve artık problemleri çözmeye kalktığınızda birbirinden çok farklı aktörlerin, çok farklı mekânlarda yapmak istediklerinizi kolayca sabote edebilecekleri bir duruma gelmişsiniz.

Şimdi biz tabii Kolera sokağında bu cinayeti kimin işlediğini uzun uzun tartışacağız. Gecenin karanlığında parlayan usturayı hangi el tutuyordu? Kim kime nasıl yardım etti? Ama bütün bu sorularla cebelleşirken Kolera sokağının bizim evdeki itiş kakıştan, bu ailenin trajedisinden hayat bulduğunu unutacağız. Evet birilerinin, bu ailenin barışmasından kadınları alçakça öldürecek kadar korktukları çok açık. Ama bu trajedinin de kökü bizim ailenin kendine özgü mutsuzluğunda saklı...