• 2.03.2015 00:00

 İnsanların özgürlüklerine göz dikmiş, o özgürlükleri kendisi için bir tehlike olarak gören her siyasi iktidar gibi AKP de toplumun önüne akıl çelici önermelerle çıkıyor.


Şu “İç Güvenlik Paketi’ne” getirilen hiçbir itiraza tek bir kelam etmeden, pakete itiraz edenleri itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Bu kanunun gecikmesi nedeniyle bir molotofkokteyli atılırsa toplumun hesap soracağını söylüyor Başbakan Davutoğlu.

Bu konuşmayı duyan birisi zanneder ki bizim mevzuatımızda molotof atan birisinin ceza alacağı hükümler yok. Hâlbuki mahkeme kararlarına baktığınızda molotof atıldıktan sonra patlamasa bile 10 yıl, 15 yıl gibi cezalar verildiğini görüyorsunuz. Molotofun atılması sonucu birisi yaralanmış veya ölmüşse bu cezalar ömür boyu hapse kadar çıkıyor.

Yine iktidar mensupları tarafından yapılan bu konuşmaları duyunca, zannedersiniz ki, bu yasa molotof atmak gibi şiddet eylemlerini cezalandırmak için hazırlanmış. Hâlbuki kırk küsur maddelik, insanların üstünün başının aranmasından, telefon dinlemeye, tutuklamaya, AKP’nin kendi kolluk gücünü oluşturmasına kadar uzanan, devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi radikal bir şekilde değiştiren bir yasa paketiyle karşı karşıyayız.

Bugün yine gazetemizde, değerli meslektaşım Gültekin Avcı’ının bu paketin insanların gündelik hayatlarına nasıl yansıyabileceğine ilişkin projeksiyonlarını okuyacaksınız.

Ben de paketin özellikle kabul edilen maddeleri üzerinden hak ve özgürlükleri nasıl kısıtladığını açıklamaya çalışacağım.

Önce bazı genel gözlemlerimi ifade edeyim:

1) Bu yasa, AKP’nin AB süreciyle birlikte gerçekleştirdiği neredeysebütün iyileştirmeleri ya hemen ortadan kaldırıyor veya ortadan kalkması için zemin hazırlıyor.

2) Bu yasa, adını hiç anmadan bir olağanüstü hal rejimini günlük hayatımızın parçası haline getiriyor.

3) Yasayı hazırlayanlar, bu kadar kontrol altına alınmış olmasına rağmen yargıyı belli konularda tamamen devre dışı bırakmayı amaçlıyorlar. Arama, dinleme, yakalama gibi konularda hakimleri ve savcıları devre dışı bırakmaya çalışmaları, önümüzdeki dönemde hükümetin nasıl bir Türkiye tasavvuru içinde olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

4) Bu paket, yaygın ve kitlesel hak ihlalleri potansiyeliyle 90’lara dönüşü temsil ediyor. Bu aynı zamanda, tekrar Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde mahkûmiyet şampiyonu günlerine dönmesi demek. Eğer Anayasa Mahkemesi yasa hükümlerini iptal etmezse yasadan doğacak çok sayıda hak ihlali AİHM önüne gidecektir. Hatta bu “önleme dinlemesi” gibi hükümler, iç hukuk yollarını bile tüketmeden, Klass ve diğerleri davasında olduğu gibi, potansiyel mağdur olduğunu söyleyecek kişiler tarafından uluslararası yargı organlarına taşınabilir.

5) Dünyanın her yerinde değişmeyen bir kuraldır, eğer hak ve özgürlükleri düzenleyen hükümlerin bir şekilde suistimal edilme ihtimali varsa hemen daima o suistimaller meydana gelir. Bu yasanın bütün hükümleri her türlü suistimale açık bulunuyor.

Yasanın bütün maddelerini tek tek değerlendirmem mümkün değil ama temel haklara en fazla zarar verme potansiyeli olan bazılarını aşağıda açıklamaya çalışacağım.

A) Arama:

Tamamen yargıyı devre dışı bırakarak, kolluk kuvvetlerine diledikleri kişinin arabasını ve üstünü arama yetkisi veriliyor. Öyle çok acil veya istisnai durumlar için falan değil, kolluğa savcı veya hakimin onayı olmadan rutin olarak bu aramaları yapma imkanı tanınıyor. AİHM Gillan ve Ointon kararında, aramaya sebep olan kanun maddelerinin yeterince çerçevesinin çizilmemesinin ya da suistimale karşı yeterli hukuki koruma bulunmamasının özel hayatı ihlal ettiğini söylüyor; tam da işte İç Güvenlik Yasası’ndaki bu maddeyi tarif ediyor.

B) Yakalama: 

Yasada “koruma altına alma” ve “uzaklaştırma” gibi korkunç suistimale açık iki tane yeni özgürlüğü kısıtlama gerekçesi getiriliyor. Süresi, koşulları, çerçevesi hiç bir şekilde belirtilmeden sistemin içine iki tane bomba bırakılıyor. Bu haliyle, suçun işlenmesinin önlenmesiveya kaçmayı önleme dışında, kişilerin yakalanamayacağını söyleyenAvrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni açıkça ihlal ediyor.

Yine kolluğa savcı veya hakime haber vermeden insanları 48 saate kadar gözaltına alma yetkisi tanınıyor ki maalesef bununla işkence ve kötü muameleye yeniden çanak tutulmuş oluyor.

AİHM’in “kişinin mahkeme önüne çıkarılma amacı olmadan tutulamayacağını” belirten Ostendorf kararı yukarıdaki tüm özgürlükleri kısıtlama biçimleri bakımından sorunun boyutlarını ortaya koyuyor.

C) Silah kullanma yetkisi:

Yasa, kolluk kuvvetlerine elinde, yanıcı, patlayıcı ve benzeri maddeler bulunan kişilere karşı ateş etme yetkisi veriyor. Baran Tursun Vakfı’nın hazırladığı rapora göre son 8 yılda Türkiye’de 183 kişi polis tarafından öldürüldü. Pakette, yargısız infaz yetkisi veren bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra neler olacağını, varın sizin düşünün. Ateşli silah kullanılmasının zorunluluk bulunması halinde son çare olabileceğini söyleyen AİHM kararları, bu maddenin ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

D) Telefon dinleme: 

Hükümet telefon dinlemelerinin suistimal edildiğini söyleyerek sıkı kurallar getirdi biliyorsunuz. Buna göre bir savcı mafya veya terör örgütünü bile dinleyecek olsa, ağır ceza mahkemesinden dinleme kararı isteyecek ve orada üç hakim oybirliğiyle dinleme kararı verirse ancak dinleme yapılabilecek. 

Ama polis veya jandarma, ben “önleme dinlemesi” yapıyorum diyerek, bu yasayla dilediği vatandaşı yargı kararı olmadan 48 saat boyunca dinleyebilecek ve bütün Türkiye’deki bu dinlemeler sonradan Ankara’da bir hakime sunulacak.

E) Valiler savcı rolü alıyor:

Valilere suçun aydınlatılması ve suç faillerinin bulunması için gereken acele tedbirlerin alınması konularında kolluğa doğrudan emir verme yetkisi tanınıyor. Yani vali, savcının yerine geçiyor. Hükümetin doğrudan emri altında çalışan kamu görevlilerinin, savcı yetkisiyle donatılması kuvvetler ayrılığının bulunduğu demokratik bir ülkede hayal edilebilir mi? Neden bir hükümet ceza adaleti sistemine bu kadar burnunu sokmak, yargısal süreçler üzerinde bu kadar büyük bir etkide bulunmak ister?

F) Toplantı ve gösteri tutuklama sebebi oluyor:

Türkiye toplantı ve gösteri yürüyüşü konusunda en sorunlu ülkelerden bir tanesi. Polis en barışçıl gösterilere bile ciddi şiddet kullanarak müdahale ediyor. Türkiye bu yasakçı ve aşırı güç kullanan tavrı nedeniyle AİHM önünde defalarca mahkûm oldu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi de, “kanuna aykırı” toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma ve dağılmak konusunda direnme bir tutuklama sebebi olarak kabul ediliyor; tutuklama gerektiren katalog suçlara toplantı ve gösteri de katılıyor.
Türkiye’nin “kanuna aykırı” dediği pek çok toplantı ve gösteri, şiddet içermeyen gösterilere müsamaha isteyen AİHM kriterlerine göre gayet hukuka uygun olabiliyor. Toplantı veya gösteriye katıldı diye insanların tutuklanmasını öngören paket insan hakları alanında geriye gidişte büyük bir sıçramaya işaret ediyor.

Sonuç: Bu yasa, MİT Yasası, Sulh Ceza Hakimlikleri ve yeniden geri getirilen diğer özel yetkili mahkemelerle birlikte, Türkiye’nin bundan sonra sürekli bir olağanüstü hal rejimi içinde yönetileceğini gösteriyor.