• 21.12.2020 00:00

 Uzun yıllar önce Güneydoğu’daki bir köyün yakılmasına ilişkin AİHM’de devam eden bir davaya katıldıktan sonra epey bir sersemlediğimi hatırlıyorum.

Köyleri yakılan Kürtlerin başlarına öyle korkunç şeyler gelmişti ki, bunları anlamlandırmakta çok zorlanmıştım.

Bir insan başka bir insana bunları nasıl yapabilirdi?

Kendi kendime o zaman, olup bitenleri anlamlandırabilmek için bazı fikirler geliştirdim.

Fark ettiğim şuydu, vahim insan hakları ihlallerini meydana getirenler, mağdurları insan olarak görmüyorlardı aslında.

Bu köy yakma davasında, eve atılan bomba sonucu küçük bir kız çocuğunun karnı yarılmış ve iç organları dışarı çıkmıştı.

Kızın annesi çocuğunu o halde köyün meydanına kadar kucağında taşımış, çok sayıda askerin önünden geçmişlerdi.

Bir tek askerin bile, yardım etmek için öne atılmamış olması, çocuğun o şekilde taşındıktan sonra, sığındıkları camide birkaç gün içinde hayatını kaybetmiş olması beni dehşete düşürmüştü.

Bir insan bir başka insan bunu nasıl yapabilirdi?

O köylülerin hiç birisi Türkçe bilmiyordu; kadın Kürtçe ağıt yakmak yerine Türkçe bir şeyler söylese, askerlerden birisi, o kucakta taşınanın bir insan yavrusu olduğunu fark edip, yardım etmeye, hastaneye götürmeye çalışır mıydı?

Bana kalırsa, failler mağdurları insan olma vasıflarından soyutladıkları için kolayca onlara korkunç şeyler yapabiliyorlar.

Mağdur, bir terörist, bir suçlu, şu veya bu lanetli kabileden olduğu için insan-altı bir varlığa dönüşüyor ve işte o “canlıya” da insanlara yapılamayacak şeyler yapılabiliyor.

İnsan hakları savunucuları, insan-altı varlık kategorisine sokulanların da insan olduklarını, onların da, hiçbir şekilde çiğnenemeyecek hakları olduğunu hiç durmadan haykırdıkları için çok kıymetliler.

Onlar, evladı için haykıramayan o ananın yerine herkesin anlayabileceği bir dille haykırıyorlar.

Mağdurların ağzından dökülemeyen çığlıklar onlar sayesinde, hepimizin kulaklarına kadar ulaşıyor.

Kutsal bir görevdir bu.

İşte HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu bu kutsal görevi ifa ediyor.

Bu dönemin “lanetlilerinin” sesi, çığlığı olarak karşımıza çıkıyor Gergerlioğlu.

Mağdurların fısıltıyla söyleyebildiklerini o çıkıp bütün toplumun önünde en yüksek perdeden ifade ediyor.

En son, Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınan kadınların çıplak aramadan geçirilmesini gündeme getirdiği için bütün eleştiri okları üzerine çevrildi.

Hükümetin sözcüleri, onun beyanlarına inanmadıklarını söylediler.

Sanki tek tek polis karakollarını teftiş ediyormuş gibi, “Türkiye’de çıplak arama yoktur,” dediler.

Bu çıplak aramanın “belgesini” istediler.

Şimdi de her köşeden Gergerlioğlu’na saldırıp onun sesini kısmaya çalışıyorlar.

Başörtülü kadını kutsayan bu iktidarı, başörtülü kadınların emniyet müdürlüğünde çırıl çıplak soyulduğu gerçeğiyle yüzleştiren

Gergerlioğlu’nu susturmak istiyorlar.

Çünkü o, neyle suçlanıyor olursa olsun, herkesin inkârı ve geri alınması mümkün olmayan hakları olduğunu söylüyor.

Çünkü o, kendisi için konuşamayan bütün mağdurlar adına konuşuyor.

Samimi bir insan hakları savunucusu olarak Gergerlioğlu 28 Şubat’da da konuşuyordu, şimdi de konuşuyor, yarın da konuşacak.

Hiç kuşkunuz olmasın, şu anda onu linç etmeye çalışan sizlerin başlarına bir şey gelirse, Gergerlioğlu gibi insanlar sizlerin de hakkınızı savunacak.

İnsan hakları ihlallerini 28 Şubat’ta başlamış ve bitmiş sanan sizlerin, hiçbir zaman anlayamayacağı bir gerçektir bu:

İnsan hakları savunucuları, her zaman, her dönemde, zulme uğrayanın yanındadır; mağdurların çığlığıdır onlar!


Bu yazı, Orhan Kemal Cengiz'in kişisel blogundan alınmıştır.