• 13.10.2021 06:21
  • (239)

Albert Sanchez Pinol’un olağanüstü eseri “Soğuk Deri”de tekinsiz bir ada anlatılır.
Okyanusun ortasındaki bu küçük adada sadece iki “görevli” bulunmaktadır.
Bunlardan Ada’ya yeni taşınanı, gece olduğunda karanlık sulardan, hilkat garibelerinin çıkıp geldiğini ve bütün adayı egemenlikleri altına aldıklarını korkudan dehşete düşmüş bir şekilde fark eder.

***
Biz Türkiyeli insanlar bu adanın sakinleri gibiyiz.
Her gece değil belki ama ülkede ne zaman puslu, sisli bir hava oluşsa, nereden geldiğini anlayamadığımız korkunç heyulaların egemenliği altına giriyoruz.
Bir bakıyoruz ülkenin dört bir yanında bombalar patlamış; bir bakıyoruz insanlar birer ikişer öldürülüyor…

***
Geçmişindeki hiçbir travmayla yüzleşmemiş bu ülke bir bataklığın kenarında duruyor ve hava sislenip puslandığında o bataklığın ürettiği “yaratıklar” burayı kana buluyorlar.
Son günlerde muhalefet partilerinin liderleri, siyasi “suikastlerden” söz ediyorlar.
Herhangi demokratik bir ülke için insanları dehşete düşürecek bir olasılıktan bahsediyorlar.
Ama ne bu ihtimalden bahsedenlerde ne de bu söylenenleri dinleyenlerde bir teyakkuz hali mevcut…

***

Çünkü biz yüzyıldan fazladır bu bataklığın kenarında yaşıyoruz.
Bataklıktan çıkan, hayatlarımızı tahakkümleri altına alan hilkat garibeleri şekil ve form değiştiriyorlar ama hep oradalar bunu biliyoruz.
Bu bataklık bizi dehşete düşürmediği için, oradan çıkıp gelecek olanların işleyecekleri suikastlardan bahsedilmesi de şaşırtmıyor hiçbirimizi.

***

Bu ülkede onlarca kez hep aynı şeyler yaşanmadı mı?
İnsanları olağanüstü yönetimlere razı etmek için bombalar patlayıp, insanlar öldürülmedi mi?
2015’te Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da bombalar arka arkaya patlayıp, ülke bir kan deryasının içinde boğulmadı mı?

***
Muhalefet yine olacak diyor; hepimiz yine olabileceğini biliyoruz…
Hiçbirimiz teyakkuza geçmiyoruz; dehşete düşmüyoruz ne bunları söyleyenlerde ne dinleyen bizlerde olağanüstü bir şeylere tanıklık eden insanların şaşkınlığı var.
Bunların bu ülkenin hakikatleri olduğunu hepimiz biliyoruz çünkü.
Geçmişe ilişkin hiçbir travmada, hepimiz birden ayağa kalkıp bu korkunç işleri yapan faillerin karşısına dikilmediğimiz gibi, yine olsa, yine ölenlerin katliamlara uğrayanların acısını sadece bir kısmımızın duyacağını biliyoruz.

***
Daha geçen gün Ankara’da polis Tren Garı katliamında ölenleri anmak için gelen insanları copladı.
Dünyada kaç ülkede katliama uğrayan insanları anmaya gelenlerin coplandığına tanık olabilirsiniz?
Onlar coplanırken, IŞİD’in “medya bakanının” Türkiye’de üç tane şirketinin olduğunu öğrendik.
Türk askerlerin boyunlarına patlayıcılar bağlanıp öldürülmesinin videolarından sorumlu bu bakan tutuksuz yargılanıyormuş.

***

Ne mağdurları anmada ne failleri kınamada yek vücut olabiliyoruz.
Bizi siyasi suikastlar olabilir diye uyaran muhalefet liderlerinden hiç birisi İzmir HDP binasında katledilen Deniz Poyraz’ın cenazesine katılmadılar.
Katliamın yaşandığı bu binanın önüne gelip karanfil bırakmadılar.
Katledilen mağdur terörist ilan edildiğinde; katilin sırtı “ismin ne abicim?” diyen polisler tarafından sıvazladığında infiale kapılmadılar.
Bu bombacılar, bu katiller, bu ülkenin etrafını kuşatan o bataklıktan çıkıp geliyorlar.
O bataklık kurumadığı sürece, o ya da bu kılıkta, bazı hilkat garibelerinin, puslu havalarda çıkıp cinayet işleyeceklerini hepimiz biliyoruz.

***
Yeni kurbanlar kimler olacak bilmiyoruz.
Ama katillerin nereden çıkıp geldiklerini biliyoruz.
Hafızasızlığın, hukuksuzluğun, mağdur ayırmanın, suç ortaklığının içinden çıkıp geliyorlar ve her seferinde ayakları üzerinde sendeleyen demokrasiyi vurup gidiyorlar.

*Bu yazı Orhan Kemal Cengiz'in blogundan alınmıştır