• 1.11.2012 00:00
  • (38849)

 “Eğer ki bu ülkede kardeş kanının durması için, müzakere masası kurulması için, bir kurbana ihtiyaç varsa; o kurban ben olurum”

Yukarıdaki sözler Osman Baydemir’e ait. Baydemir, arife günü, Balçiçek İlter’in programına katıldı ve devam eden ölüm oruçları için kamuoyundan duyarlılık talep etti. Talebinde sonuna kadar haklıdır. Ölüm sınırına gelip dayanmış bir toplu ölüm orucu karşısında kamuoyu elbette susmamalıdır. Hükümet elbette bu ölüm oruçlarını durdurmak ve kimsenin hayatını kaybetmemesi  için ne gerekiyorsa yapmalıdır.  

Ama kurban olmak,  yeryüzünün en kutsalını, yani hayatı, yeryüzünün en kutsal davası için bile olsa, siyaset pazarına sürmek, bunca deneyime rağmen, siyaset oyununu ölüm ve kurban mistifikasyonu üzerinden tahayyül etmek, muhtemel bir müzakerenin bu yolla kurulabileceğine inanmak, doğru bir tercih olabilir mi?

Sivil ve demokratik siyasetin yolu,  şiddet ve ölüm üzerinden tasarlanan bir geleceğin parçası olmayı kabul etmekten geçmiyor.

BDP maalesef demokratik zeminin değil, elinde silahı tutanların yegane karar verici olduğu bir şiddet zemininin parçası olmayı tercih etti.

Bir yıl içinde bin gencimizin hayatına mal  olan ‘devrimci halk savaşı’ stratejisine karşı çıkamadı, bu savaşın sonuçlarını, dayanılmaz ağırlığını hafifletmek için bir takım çabalar gösterdi, ama ne fayda!

BDP’li siyasetçilerin hakikaten içinde bulundukları zor durumu anlamamız gerekiyor. Ama bu zor durumdan sivil Kürt siyasetini, ve kendilerini ancak onların kendi kararlı duruşu çekip çıkarabilir.

Bilinmeyen bir şey değil, Devrimci halk savaşının gerekliliğini veya gereksizliğini, yüzlerce insanın bedenini ölüme yatırmasını  kimse gelip de Ahmet Türk’e, Aysel Tuğluk’a, Sırrı Sakık’a ve Osman Baydemir’e sormuyor..

Ama bu stratejinin sonuçlarını ve bedelini elbette başta hayatını kaybeden Kürt ve Türk çocukları, ve manevi-siyasi manada da, BDP ödüyor.

Kimsenin öyle kolay kolay altından kalkacağı bir bedel, bir vebal değil bu.

Siz elinizdeki bütün siyasi kozlarınızı ve siyasi manevra alanlarınızı elinde silah tutanlara veya üstün ve mucizevi bir gücü olduğuna inanılan bir lidere sorgusuz sualsiz terk ederseniz, bir yıl içinde bin gencin hayatını kaybettiği bir savaşa, cezaevlerinde yüzlerce insanı ölümle karşı karşıya getiren bir karara itiraz edemezsiniz.

Ne yazık ki, ‘kurban olmaya hazırız’ demekten ve halkı sokağa çağırıp durmaktan başka elinizden bir şey gelmez.

‘Silahsızlanmayı ve savaşı Öcalan’la, demokratik talepleri ve siyaseti bizimle konuşun’ deniliyor.

Peki demokratik siyasi taleplerin BDP’yle konuşulmasına Öcalan ve Kandil’in razı olacağından nasıl emin olunabiliyor?

Dağdakiler silahları başlarına bela olmuş kimseler değil ki.

O silahların otuz yıldır susmamasının yegane sebebi, siyasi muhataplık ve teritoryal bir bölgede hükümran olmak değil midir?

Kürt sivil siyasetinin artık güçlü bir iddiayla ortaya çıkmasının zamanı gelmedi mi?

Madem silahlı  mücadelenin faturasını ben ödüyorum, bu halk ödüyor, o halde  artık gerekli olup olmadığına da gelin beraber karar verelim demek gerekmiyor mu?

Kürt sorununda yepyeni bir sayfa açmanın başka yolu var mı?

Kürt- Türk fark etmiyor, otuz yıldır dağlarda ölenler, cezaevlerinde bedenini ölüme yatıranlar hep seçilmiş insanlar.

Onlar en alttakiler, onlar bu ülkenin en yoksul ailelerinden geliyorlar.

Ölüm orucu aslında dünyaya ve hayata bir  meydan okumadır.

Ölümün  göze alındığı bir meydan okuma.

Kaslarınız erir, gözlerinizin feri gider, bedeniniz kendi kendini tüketmeye başlarken,  vücudunuzun her bir parçasının küçüldüğünü fark eder ve ölüme yavaş yavaş yaklaşırsınız.

Ölümü  göze almak..

‘Asıl olan hayattır’ düşüncesinden uzaklaşmak.

Peki ama ne için, ve ne uğruna?..

Hangi talep, hangi dava, hayatın kendisinden daha değerli, daha kutsal olabilir ki?

 

Attachment(s) from [email protected]