• 27.12.2012 00:00
  • (3767)

 Turgut Özal’ın şüpheli ölümünü araştıran Adli Tıp’ın hazırladığı rapor ve mezar açıldıktan sonra yürütülen tartışmalar yepyeni bilgilerin ortaya çıkmasını sağladı.

Mesela o dönemde köşkte görev yapan iki aşçıdan söz ediliyor. Biri Kanada’ya biri de Honduras’a göçmüş!

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum, yapılan yorumlarda dikkat çeken bir husus var. Özal’ın öldüğü yıllar

Türkiye’nin en karanlık yıllarıdır. Ama ölümüyle ilgili tartışmalar, bu yıllar hatırlanarak değil, olabildiğince gizlenerek yapılıyor.

Özal, sanki, her gün onlarca sivilin infaz edildiği; devletin istihbarat örgütlerinde ve orduda iç infazların peş peşe yaşandığı bir ülke olan Türkiye’de değil de, İsveç gibi, siyasi cinayetlere pek rastlanmayan, bırakalım iç çatışmaları bir yana, Avrupa’da yaşanan savaşların içine bile girmemiş, iki yüzyıldır savaş nedir bilmeyen bir ülkede öldürüldü!

***

Kuşkusuz, en gelişkin demokrasilerde bile siyasi cinayetler işlenebilir.

İsveç Başbakanı Olof Palme, 1986’da öldürüldüğünde bütün dünyada adeta bir şok yaşandı. Kimse bu cinayetin işlenmesine bir anlam veremedi.

Tek başına ve sıradan bir yurttaş gibi sinema salonlarına giden, sokaklarda dolaşan biriydi Olof Palme. Öldürülmesi için hiçbir siyasi sebep yoktu. İsveç toplumu, siyasi kültürü ve geleneği bakımından böyle bir analiz yapmayı dahi akla getirecek bir toplum değildi..

Özal da tıpkı Palme gibi, bir suikaste hedef oldu.

Saldırıdan kurtuldu, ama beş yıl sonra da şüpheli bir biçimde hayatını kaybetti.

Silahlı saldırıya uğraması, doğru dürüst soruşturulmadı bile. Derin devletin işi deyip geçildi.

Peki derin devlet nedir?

Türkiye’de bunca tecrübeye rağmen, derin devletin, NATO üyeliğimizle beraber ve ABD’nin marifetiyle oluşturulmuş basit bir gizli örgütlenme olduğuna inanılıyor. Soğuk savaş yıllarına ait bir mesele, dolayısıyla GLADYO’ların tasfiyesiyle beraber sona ermiş bir konu diye düşünülüyor. Oysa bu izah Türkiye’deki derin devleti, bu derin devletle bağlantılı, yüzyıla uzanan iktidar çatışmalarını ve derin devlet adına sahneye konulan iktidar taleplerini hiçbir şekilde anlamaya yetmez. İlginç olan şu ki, GLADYO’ların tasfiye edildiği dönemde Türkiye’nin GLADYO’su en güçlü dönemini yaşıyordu.

Sebep ise tamamen ‘Kürt savaşıdır.’

Ergenekon dava sürecinde derin devlet, başta ordu olmak üzere kimi kurumlardan önemli oranda tasfiye edildi.

Ama derin devletin medyadaki mütefekkirleri bu tasfiyeyi ‘millete karşı girişilmiş bir ihanet’ olarak sunmayı başardılar.

***

Derin devlet bugün Ergenekon’la ve bu davadan yargılanan sanıkların bir takım eylem ve faaliyetleriyle özdeşleştiriliyor.

Eğer bu doğruysa, derin devletin bürokratik bir kalıntıdan ibaret bir şey olmadığını, Ergenekon sürecinden sonra, siyasi manevra ve faaliyet alanının medyadan, aydınlara, sanatçılara, oradan sivil topluma ve siyasi partilere kadar bir hayli genişlediğini söylemek mümkündür.

Yani derin bir devlet var; ama örgütsel manada Ergenekon olarak tanımlayabileceğimiz, dört başı mamur bir siyasi faaliyet ve bu siyasi faaliyetin hedefi haline gelmiş bir ‘Ergenekon halkı’ da var.

Derin devlet Başbakan’ın ofisine ve kimbilir daha nerelere ‘böcek’ koyuyor, Türkiye’nin siyasi çatışma zemininde kalmasına hizmet eden fikirler üretiyor, Kürt sorunundan Esat’a varıncaya kadar belli düşünceleri medyaya servis ediyor, böylece entelektüel zeminin dinamiklerini belirlemede önemli rol oynuyor. Derin devlet-Ergenekon-siyasi alanda da epey güçlü. Hedefinde şimdi Kılıçdaroğlu var. Medyada olup bitenlere ve İşçi Partisi’yle CHP arasında yaşanan ilginç gelişmelere, ilerde olup biteceklere şaşırmamak için, sanırım bir de bu yönlü bakmaya çalışmakta fayda var.