• 3.04.2014 00:00
  • (2658)

 Seçim sonuçlarına bakıp diyorum ki, içimizden birileri, kanaatimce hem dünyayı, hem ana muhalefet partisini fena halde yanılttılar. Birkaç sokak eylemi, yasa dışı dinlemelerin servis edilmesi ve her türden kuşatma, ‘itibarsızlaştırma ve kişilik katli’ yöntemleriyle, hükümetin devrilebileceğine gerçekten inandılar ve başkalarını da inandırdılar. İnanmak bir ihtiyaçtı ve halkın bir siyasi parti veya iktidardan beklediklerinin önüne geçmişti.

‘AK parti hariç bütün partilere oy verilebilir’ dendiği saatten itibaren, bu mücadeleyi kaybettiklerinin farkında değillerdi. Türkiye’nin siyasi hafızasıyla alakalı hiçbir malumata sahip olmadıklarını böylece göstermiş oluyorlardı. Eğer siyasi hafıza ve yaşanmışlıklardan az da olsa haberdar olsaydılar, yirmi yıl önce, ‘Kürtler ve Kürt Partileri hariç...’ diye başlayan söylemin, sonunda Kürt hareketini nasıl büyüttüğünü, yenilmez kıldığını görebilir ve yirmi yıl sonra bu defa aynı muameleyi ‘AK parti hariç, Erdoğan hariç diyerek..’, hükümete ve Başbakan Erdoğan’a çekmezlerdi!

Türkiye Mısır, Ukrayna, hatta işler ters giderse, Suriye bile olabilir diye düşündüler. Bunu dahi göze aldılar. Hem zaten, tecrübeyle sabittir ki, akacak kan en fazla Alevi, Kürt ve gariban Anadolu halkının kanı olduktan sonra, gerisi teferruattır!

‘Esad ve Mursi dünyanın desteğiyle ülke yönetebiliyorsa, dünyanın bir bölümünün üstüne çoktan çarpı işareti koyduğu Erdoğan neden devrilemesin ve yerini neden Türk Mursilere Türk Esad’lara bırakmasın ki’ diye kanlı ve karanlık bir hesap yaptılar.  İnsanlar Gezi’ye çıktıklarında, bu iktidara karşı İspanya İç savaşına benzer bir iç savaş gelişebileceğini, halkın barikatların arkasına geçerek, Erdoğan ve hükümetine ‘NON Pasaran-Geçemeyeceksiniz’ diyebileceğini bile tahayyül ettiler. Memleketin kadın ruhu uzmanı yazarı, Taraf’tan ayrıldıktan sonra yazdığı ilk ve son yazıya, Non Pasaran başlığını uygun gördü.

Gezi’nin işgalinin ve ateşinin, bütün Türkiye’yi saracağına inanıyorlardı. Buna inananların devlet bürokrasisi ve kurumları içinde-Yargıtay, emniyet ve ordu- hemen hiçbir etkinliği ve desteği yoktu. Gezi’de daha fazla kalınamayacağının görüldüğü ve Gezicilerin umutsuz bir biçimde ricat edip, eylemin teorisi ve sosyolojisi üzerine yoğunlaşmayı, bunun için mahallerde ‘fikir kulüpleri’ tarzı muhabbet meclisleri oluşturmayı düşündükleri bir zamanda, ‘Gezi sosyolojisini’ oluşturan gruplara ve başı çeken ana muhalefet partine, gizemli ve başka bir el uzandı! Bu el devletin içinde olup bitenleri yıllardır takip etmiş, insanları dinlemiş, fişlemiş ve elindeki malzemeyi, ne oluyoruz demeye kalmadan, bir anda ‘Gezi sosyolojisinin ve siyasetinin’ emrine  sunmuştu.

Malzeme benden, hareket ve bereket sizden!

Ne malzeme tedarik edenlerin tarafında, ne bu malzemeyi siyaset diye kullananların tarafında şu hale bak, dün neydik bugün neyi savunuyoruz ve kimlerle beraberiz diyen pek olmadı. Olduysa da kimselere sesini duyuramadı.

Muhalefet sahnesine yeni çıkanlar ‘Erdoğan Gezi’yle filan değil, 17 Aralık ve benzeri operasyonlarla devrilebilir’ dediler ve zaten inanmaya hazır ana muhalefet partisini de başkalarını da bu iddialarına inandırdılar. Tek ilkeleri Erdoğan’ı devirmek olanlar, mal bulmuş mağribi gibi, gizli kasalardan, ulusal ve uluslararası düzeyde istihbarat örgütlerinin kozmik odalarından çıkan bu kirli malzemenin etrafına üşüşüverdiler.

Bir kaset bir kaset daha! Ama garip bir şey oldu sanki, kasetler, dinlemeler, ortaya saçıldıkça, seçmenin gözünde,  ülkesi/devleti daha bir mağdur göründü... Mağduriyetlerin en kutsalı, uğruna savaşlara girilen bir mağduriyet biçimi, alanlarda sesinin son teline kadar halkı yeni bağımsızlık mücadelesine çağıran Erdoğan’ın mağduriyetiyle bir anda özdeş hale geldi.

Seçmenin önemli bir kesimi, öncelikle bu çifte mağduriyeti oyladı ve Türkiye’nin hükümranlığına bir çeşit müdahale olarak gördüğü bir kuşatmayı, oylarıyla boşa çıkardı.

AK Parti Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra başlayan siyasi çözülmeden geriye kalan partidir.

Hatırlayacaksınız, 2011 seçimlerinde AK Parti, bir deklarasyon yayınlamış ve 2023 yılını, yani cumhuriyet’in yüzüncü kuruluş yılını hedef göstermişti. ‘Popülizm yapmıyoruz sadece vaat edebileceklerimizi vaat ediyoruz’ demişti Başbakan.

Son on iki yılda, bu ‘vaat edilebilenlerin’ kıyısına bile yanaşamayan partiler seçimi her defasında kaybetti, ama vaat etmeye devam eden parti seçimi her defasında kazandı.

Ol hadise bundan ibaret değil tabi, seçimi yazmaya devam edeceğiz.