• 18.05.2014 00:00
  • (2049)

 Türkiye’de ‘makine pahalı, insan ucuzmuş’, İshak Alaton böyle söylüyor.

Soma madenciliğin sahibi Alp Gürkan’ı yaptığı medya toplantısında izlerken bu sözler takılıyor aklıma. Yanına aldığı diplomalı inkarcılarla beraber, akla da vicdana da zarar açıklamalar yapmasına, kendini ve yönetimini bin dereden su getirip aklamaya çalışmasına rağmen, aslında Soma’da paraya kıyıp yaşam odası yapsaydı maliyetinin 250 bin dolar olduğu söyleniyor- bu işçilerin hiçbirinin ölmeyeceğini açıkça itiraf ediyor Gürkan.

***

Anlamamız gereken şu ki, bir işçinin hayatı, 250 bin dolara mal olan bir yaşam odası etmiyormuş!

Şili’de, ABD’de, Almanya’da ediyor, ama Türkiye’de etmiyor!

Hem zaten yaşam odası mevzuatta yokmuş!

İşçinin canını yakacak olsa da, mevzuat dediğiniz şey eğer patronun cebine dokunuyorsa, o mevzuat bir türlü hayata geçmiyor bu ülkede!

Buna rağmen böyle bir hazırlığı varmış firmanın ve eğer bu katliam gibi kaza üç dört ay sonra olsaymış, işçilerin hiçbiri ölmeyecekmiş! Alp Gürkan yaşam odası yapıp onların hayatını kurtaracakmış!

Söylediği bu açıkçası!

Dehşete düşmemek mümkün değil..

İşletmecisi olduğu bir maden ocağında, henüz bilinmeyen bir nedenle çıkan kazada 300’den fazla kişi hayatını kaybediyor ve bu adam medyanın huzuruna çıkıp, aklımızla alay edercesine “Dört ay sonra olsaydı bu kaza, işçiler ölmeyecekti, çünkü kendilerini kurtaracak odayı yapıp tamamlayacaktık” diyor..

***

Soma madenciliğin yaptığı medya toplantısı, suçun üstünü örtmeyi, bilgi kirliliği yaratmayı ve delilleri karartmayı amaçlıyordu.

Soruşturmanın hedefinde olan bir firmanın, iki saat süren bir basın toplantısıyla kamuoyu algısını değiştirmeyi üstelik daha cenazeler toprağa gömülmeden, üstelik konuyla ilgili ne mağdurların ne mağdurları temsilen bir sendikanın sesi bile çıkmadan, yavuz hırsız misali, böyle bir toplantı yapabilmesi, ancak egemen sınıfın gücü, pervasızlığı ve küstahlığıyla açıklanabilir!

Soma’yı araştırmak için atanan 28 savcı adına yapılan açıklamada, delillerin karartılmasına izin verilmeyeceği beyan ediliyordu.

Alp Gürkan ve ekibinin yaptığı, delileri karartmak değil de nedir Allah aşkına!

İnsan önce çıkar kamuoyundan, işçi ailelerinde samimi bir özür diler.

Zamanı geldiğinde ise mahkemede, soruşturma komisyonlarında kendini savunur, bu herkesin en doğal hakkı.

Ama bu acelecilik, bu ön kesme, kamuoyu vicdanını takdir ilahi fikrine inandırma gayreti neyin nesidir?

***

Alp Gürkan ve ekibini dinleyip de bir maden ocağım olsa da Soma madenciliğe kiralasam diye içinden geçirmemiş bir tek insan bulunamaz.

Depremlerden sonra yıkılan binaların altında kalan binaları yapan müteahhitler köşe bucak kaçar, bulundukları yerde tutuklanırlardı. Veli Göçer ve benzerlerin kamuoyunun yüzüne çıkacak hali olmazdı, ortada 300’ü aşkın ölü var, dördüncü güne kadar ortaya çıkmayan Alp Gürkan, bakıyor ki, kendisi değil, hükümet topun ağzında, ortaya çıkıyor, iki saatlik basın toplantı yapıyor ve suçu almaya çalışıyor.

Savaşa sürer gibi, insanları yeraltında bir savaşa sürmüşsünüz, sorumluluklarınızı yerine getirmediğiniz için hayallerini, umutlarını bir anda yıkıp geçmişsiniz, ocaklarını söndürmüşsünüz, sonra da firmanıza ait hemen hiçbir kusur bulmadan, daha gözyaşları bile kurumamışken, kendinizi aklamaya çalışıyorsunuz.

***

Hayatı bir makineden ucuz maden işçilerinden biri, Soma felaketinden sağ kurtulmuş Mustafa Elibol, o madene bir daha girmek için çok düşüneceğini söylüyor.

Mustafa Elibol gibi düşünmeyen bir tek madenci yoktur. O madenlere korkuyla girilecek, sabah işe giderken helalleşilecek ve akşam eve sağ dönmesi beklenen madencinin ailesine bu dünya zindan olmaya devam edecek..

‘Bir kayıp o ailenin kıyameti demektir.’

Cumhurbaşkanı Gül, Soma’yı ziyaretinde, yaşanan faciaya ilişkin olarak, duygularını bu sözlerle ifade etmişti.

Kıyamet bitmedi bence, eğer bu işleyiş böyle devam ederse, yeni kıyametlerin olması kaçınılmaz. Toprağın altında can veren her bir kayıp, geride bıraktıklarının kıyametidir. Bitimsiz bir yasın ve kahredici bir acının başlangıcıdır. Soma’da yaşanan kıyametten sonra, sıra sıra mezarlar kazıldı. İnsanlar, soğuk hava depolarına getirilip bırakılmış onlarca ölü bedenin içinden, kendi ölülerini teşhis edip götürdüler ve o mezarlara gömdüler. Bir karış toprağa sahip olamadan ölüp gidenleri toprak bağrına basacak şimdi..

***

Gazetelerin sayfalarını, üç gündür, ölümü bir kıyamet gibi yaşayanların trajik hikayeleri süslüyor. Birbirinden ilginç, ama bir o kadar da insanca hikayeler. Kimi, kendine iki göz bir ev almaya çalışıyordu. Kimi oğluna, kızına düğün kurmayı. Kimi doğacak çocuğuna bir gelecek hazırlamakla meşguldü. Kimi düğün parası biriktirip evlenmek istiyordu. Hiçbirinin hikayesi mutlu sonla bitmedi, bitemedi  ne yazık ki..

Karıncayı bile incitmeden yaşayıp gitmiş o güzelim insanlar, bir anda bir kıyamete, büyük bir acıya ve yasa dönüştü.. Şimdi sabahtan akşama kadar konuşuyor ve kıyameti yorumluyoruz.. Bu memlekette meğer toprak altından kömür çıkarmanın inceliklerini, bu işin uluslararası standartlarını bilen ne kadar çok uzman varmış! Uzmanlıklarını konuşturup duruyorlar habire. Bir televizyondan çıkıp bir başkasına gidiyorlar. Konuşuyor ve açıklamalar yapıyorlar. Bizi bilgilendiriyorlar sözüm ona.

Kimse sormuyor ama, “Kıyamet adım adım yaklaşırken, neredeydiniz efendiler” diye.

***

Hatırlayacağınızı umuyorum.

Bir karakol basılır ve şehit askerlerin haberi aile ocaklarına düşen bir kor gibi duyulur duyulmaz, Kürt sorununun uzmanları ekranlara üşüşür, terörle mücadeleyi anlatırlardı.  Stratejinin bini bir paraydı.. Ama bu stratejilerin hiçbiri, Kürt savaşında yaşanan kıyameti durdurmaya yetmedi.

Şimdi de madencilik uzmanları konuşup duruyor..

Amerika’da güvenlik şartnameleri 160 sayfaymış, Almanya’da yer altında çalışacak bir işçi üç yıl süren bir eğitimden geçiyormuş. Enerji Bakanı, Türkiye’deki şartlara uymadığı gerekçesiyle 100’ün üstünde maden ocağının kapatıldığını söylüyor. Peki Soma madeni dahil, şu an fiili olarak çalışan madenlerde şartlara uyulduğunu kim iddia edebilir, hani nerede iş güvenliği?

Devlet Denetleme Kurulu, maden ocaklarında yaşanan kuralsızlıkları, uygun olmayan çalışma koşullarını 600 sayfalık bir raporla duyurmuş deniliyor. Soma felaketi olmasa, ve Cumhurbaşkanı Soma’ya gitmese, kimin haberi olacaktı bu rapordan? İşe yarasın diye hazırlanan bu raporun akibeti ne olmuş, gereği neden yerine getirilmemiş, takibi neden yapılmamış?

‘Ben demiştim’lerle filan olmuyor..

Gerçek şu ki, gelip geçmiş bütün hükümetler ve şimdiki hükümet, Türkiye sivil toplum örgütleri, TÜSİAD, kurumsallaşamamış kurumlarıyla devletin bizzat kendisi, Soma felaketinden sorumludur. Bu sorumluluğu herkes payına düştüğü kadarıyla kabullenmeden, maden ocaklarında bundan sonra yaşanacak kıyameti durdurmak mümkün olmayacak.

Bu sorumluluğu kabullenmeyenlerin, Soma’ya gidip madencilerin, yüzüne bakmaya bile hakkı yoktur.

O kıyamet ortamından çıkarılıp, ambulansa taşınırken, devlet malına zarar vermeyeyim diye kömüre, ise bulanmış çizmesini çıkarmak isteyen maden işçisi, bu devlete ve bu devleti yönetenlere öyle bir ahlak dersi verdi ki, devlet artık bir daha bu dersten sınıfta kalmamanın yolunu yordamını bulmak zorundadır.

Tez elden, daha fazla suç yaratmadan ve bir kıyamet daha yaşanmadan..