• 30.06.2014 00:00
  • (2175)

 Nasıl ki Avrupa’nın bir İslamofobi sorunu varsa, Türkiye’nin de bir barışofobi sorunu var. Bu bir sendrom aynı zamanda.

Dünyanın en ünlü, en hatırlanan sendromları genellikle savaş yıllarına ait sendromlardır.

Vietnam sendromu, Gabar sendromu birer savaş sendromu olarak tarihe geçti. Vietnam sendromuna yakalanan Amerikan  askerlerinin tedavileri bugün dahi sona ermiş değil.

Bir de ne olursa olsun, barışa karşı çıkmakla tanımlanabilecek bir ‘barış sendromu’ var ve bu sendromun en somut belirtilerine Türkiyeli aydınlar içinde bolca rastlıyoruz.

Dünyanın en kötü barışı ve tarafları hiç memnun etmeyen bir barış bile, savaştan iyi ise ve bu ilke insanlığın temel desturu haline gelmişse, bizdeki barışofobiklerin nasıl olup ta tarih sahnesine çıktıklarını araştırmak gerçekten de son derece önemlidir.

Asberger Sendromuna yakalanmış çocuklara sorulan sorular, barış için ortaya atılan her fikre kuşku ve şüpheyle , ve ‘Erdoğan’ı ne kadar güçlendirir ‘ korkusu ve endişesiyle  bakan  bu kişilere de sorulabilir bence. Asberger sendromuna yakalanmış bir çocuğa,’Nasılsın ‘ dendiğinde, çocuk, her şeyden şüphe ettiği ve sosyalleşme sorunu yaşadığı için, bu soruya ‘ bunu neden soruyorsun?’ diye cevap verirmiş.. Barış sendromuna yakalanmış kişilerin ruh haline benzeyen bir ruh hali..

‘Barışı neden bu kadar çok konuşuyorsunuz ey ahali?’ diyen bir ruh hali var bugün. ‘Barış eğer Erdoğan’a yarayacaksa, bu barıştan bize hayır gelmez !’ diyen bir sendrom halidir bu.

Gabar sendromuna yakalanan PKK’li gençlerin şanslı olanları bugün Avrupa’dalar. Hastane odasında değil, parklarda, açık alanlarda yatmayı tercih ediyorlar ki, bu, sendromun bir belirtisi olarak kabul ediliyor.

Gülhane askeri akademisine gittiğinizde ‘Güneydoğuda savaşmış’ ve bu savaştan yaralı olarak kurtulmuş askerlerin, yürek yakan hüzünlü gözleri, ve tekerlekli sandalyelerinden taşan bedenleriyle yüzleşirsiniz. Bir kahır çöker içinize.

Zerdeşt ameliyattan sonra yürüyemez hale gelince, çok kısa bir süre Gülhane Askeri Akademisinin fizik tedavi bölümüne devam ettik. O askerlerin yüzüne bakmak çok zordu. Yaşadıkları acılarda hiçbir payım olmamasına ve çok şükür o acılar dursun diye, başka kardeşleri ölmesin diye,  safımı ve tarafımı yıllardır belirlemiş olmama rağmen, yine de  içimde uyanan suçluluk duygusunu belli belirsiz hissettiğim o anlarda kendi kendime sorup duruyordum:

Biz bu savaşı neden durduramadık, bu çocukları ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum olmaktan ve savaş hatıralarıyla bir ömür yaşamaktan neden kurtaramadık?

Şimdi bu savaş durdu. Devam etmesi halinde, çocuğunu dağa ve askere ölmek ve öldürmek için göndermek zorunda kalacak olan Kürtler ve Türkler memnun, vicdan sahibi herkes memnun.

Ama bu yılların acısından ve yasından payına bir şey düşmemiş olanlar, yani bir hikayesi olmayanlar memnun değil.

Amca, baba, yeğen aynı frekanstalar ve şöyle cümleler kurarak başlıyorlar söze: ‘Her kes kan ağlıyor bir tek Kürdistan mutlu’

Ancak etnik hınç ve öfkeyle kurulabilecek böylesi bir cümleyi insanın içinden çekip çıkarıp kaleme dökebilmesi, ‘barış sendromunun’  son safhasına gelmiş olmayı gerektirir herhalde. Allah acil şifalar versin, ne diyelim başka?.

Avrupalılar, nasıl ki İslami dinamiklerin hep kötülük ürettiğine inanıyor ve Doğulu toplumların demokrasi deneyimlerine hep kuşkuyla bakıyorlarsa, bizdeki barışofobikler de, Kürtlerle barışı ifade eden ve Kürtleri mutlu edeceğine inandıkları her gelişmeyi-son yasal çerçeve de dahil- Türk halkının mutsuzluğunu güçlendirecek bir gelişme olarak görüyorlar. Barışofobiklerin yaşlı ve genç kuşakları arasında bu bakımdan bir fark bulunmuyor. Korkularını veya paranoyalarını besleyen yegane şey, Erdoğan’a duydukları nefrettir. (Hoş aynı nefreti Öcalan’a da duyuyorlar, ama bunu ifade edecek cesaret bunlarda ne gezer, içlerindeki Öcalan nefretini şimdilik gizliyorlar, Kürtlerle selamı sabahı sürdürebilmek için !)

Barışofobikler, Erdoğan’ın başını belaya soksa soksa Kürt sorunu sokar diyerek yola çıktılar, ama Erdoğan bu ‘belayı’  barışa ve demokrasi zeminine taşımayı başardı. Dolaysıyla bizim barışofobiklerin, kendilerine inananlara-hala ve umutsuzca tabi- verdiği çeklerin tümü karşılıksız çıktı.

Türkiye yüzyıl önce ıskaladığı barışını yeniden  inşa ederken, barış sendromuna yakalananlar da, kendim ettim kendim buldum misali,  tıp biliminin sendromlar ve tedaviler alanına çoktan havale oldular.