• 7.08.2014 00:00
  • (2553)

 Kim seçilirse seçilsin, yeni cumhurbaşkanının  ulusal güvenlik politikası söz konusu olduğunda, görüşlerinin ne olduğunu bilmek, son derece önemliydi..

Hamasi söylemler gırla gitti, ama ulusal güvenlik politikalarının geleceğiyle ilgili akılda kalan bir şey yok.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası Türkiye, hiçbir şekilde 10 Ağustos öncesi Türkiye olmayacaktır.

Türkiye geçmişindeki suçlarla ve inkar politikalarıyla hesaplaşırken, askeri vesayetle, Kürt sorunu ve azınlıklarla yeni bir tarihsel karşılaşma yaşadı.

Askeri vesayetle mücadele, bizi Kürt sorununun derinliklerine, Kürt sorununun epey geç keşfettiğimiz derinlikleri  ise bizi, 1915’in trajedisine ve yüzyıllık bir yüzleşmeye götürdü.

Askeri vesayet ve onunla alakalı hukuki, siyasi süreçler ve davalar, giderek, 12 yılda gerçekleşen reformları ve değişimleri bir arada düşündüğümüzde, bugün Ergenekon ve Balyoz davalarında helalleşmeyi savunmanın doğru bir tavır olacağı kanısındayım.

Ordunun oldukça sarsılan itibarının, yeniden tesis edilmesi Türkiye’nin en acil meselelerinden biridir.

Ordusuz millet, ordusuz devlet ve ordusuz güvenlik olmaz.

Ne olduğu belirsiz bir terörist grubun-IŞİD’in- Bağdat’a ne zaman saldıracağının beklentisiyle korkulu günler yaşayan Arapların, binlercesi katledilen ve yerlerinden olan Türkmenler’in, Gazze’de çoluk çocuk katledilen Filistinlilerin ve yüz bin kişilik peşmerge kuvvetine rağmen, Sincar’ı IŞİD’e bırakmak zorunda kalan Kürtler’in yaşadığı trajedinin temelinde ‘ordusuz millet’, ‘ordusuz devlet’ ve ‘ordusuz güvenlik’ gerçeğinin yattığını görmek zorundayız.

Uluslar arası güçlerin beslediği ve sahneye sürdüğü terörist grupların her biri, bir kıyamet alameti gibi ortada cirit atmakta, girdikleri bölgelerde katliamlar gerçekleştirmekte ve sınırları altüst ederek, kitlesel göçlerin yaşanmasına sebep olmaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı gibi, Türkiye’de, geleneksel olarak askerlerin belirlediği bir makama kimin oturacağına,  halkın oyuyla karar verilecek olması bir devrimdir.

Ama bu devrim, işte yukarda anlatmaya çalıştığımız ve güvenlik duygusunun neredeyse sıfırlandığı, insanların kime ve nasıl güveneceğini bilmediği, güvenlikle ilgili kaygıların haklı olarak arttığı, elinde silah olanın kendini mutlak iktidar ilan ettiği bir dönemde yaşanıyor.

Türkiye kendini arka bahçesinde yaşanan bu kıyametlerden nasıl koruyacak, ordusuyla kavgalı bir toplumun güvenlik kaygıları nasıl sona erecek?

Sivil-asker ilişkilerinde ve ulusal güvenlik politikaları söz konusu olduğunda,  Başbakan Erdoğan’ın ve AK Parti’nin dün nerde durduğunu, gelecekte nerede duracağını az çok biliyoruz.

Ülke toprakları içinde otuz yıl yaşanan silahlı bir çatışmayı sona erdirme politikası ve programı olan yegane parti AK Parti ve onun adayı Başbakan Erdoğan’dır. Bu politikanın yani çözüm sürecinin şimdi ne kadar isabetli olduğu, her geçen gün biraz daha doğrulanmaktadır.

Sayın İhsanoğlu’nun söylemleri maalesef 30’lu yılların Türkiyesine ait söylemlerin ötesine geçemedi.

Türk milleti, Türk gururu  deyip durdu. Cep telefonlarına gönderdiği bayram mesajında bile Türk milletinin bayramını kutlaması, geride kalan herkesi ‘İslam alemi’  kavramı içinde değerlendirmesi beni hiç şaşırtmadı.

Çünkü İhsanoğlu’nun millet anlayışı, Türklükle sınırlı ulusalcı bir anlayış, otuzlu yıllara saplanıp kalmış bir anlayış olmanın ötesine geçemiyor.

Böyle bir anlayışın, kapsayıcı ve herkesin ‘bana ait’ diyebileceği bir ulusal güvenlik politikası inşa etmesi elbette söz konusu olamaz.

Öte yanda, seçim süreci, ulusal güvenlik politikaları konusunda, Kürt adaydan gelebilecek, ezber bozan açıklamalara sahne olabilirdi.

Sayın Selahattin Demirtaş’ın ‘tek ordu’ ve ulusal güvenlik’ bahsinde söyleyeceği her şey, Türkiye’de çözüm sürecine katkı sağlayabilir ve Türkiyelileşme meselesinde HDP’ye ciddi ölçülerde mesafe aldırabilirdi.

Oysa Kürt siyasetinde, kalekol, baraj inşaatlarına bu defa ‘Kürt güvenliği’ için karşı çıkmak gibi bir anlayış, hala da gündemin baş sırasında yer alıyor. Yer almakla kalmıyor, baraj yapımı dahi, Kürtler’i n güvenliğini tehdit eden projeler olarak görülüyor.

Oysa, Türkiye 2023’lü yıllara ancak güçlü bir ordu ve güçlü bir ulusal güvenlik politikasıyla ulaşabilir.

Kürt sorununun ve kimi dönemlerde bizatihi Kürtler’in dahi bir güvenlik sorunu olarak algılandığı dönemlerin geride kalmış olması, Türkiye’nin en büyük kazanımıdır.

Türkiye ‘iç düşmanlarından’ kurtuldu.

Ulusal güvenliğimiz bu kazanımın devam etmesine ve cumhurun yeni başkanının çözüm sürecinin arkasında duran bir lider olmasına bağlıdır.

Bu nedenle benim oyum, tekrar olacak belki ama Başbakan Erdoğan’adır.

Türkiye’yi o değiştirdi.

Diyarbakır cezaevininmüzeye dönüştürülmesi onun iktidarına nasip olacak.

Bu satırların yazarına gelince..

Bir gün gelecek de, o cezaevinde Türk subay ve askerlerinden yıllarca işkence görmüş biri olarak,  orduyla helalleşmeye davet eden, ve cumhurbaşkanlığı adaylarına, ulusal güvenlik politikanız nedir diye soru soran yazılar yazacağı, kırk yıl düşünse doğrusu aklına gelmezdi..