• 24.11.2014 00:00
  • (2089)

 Son bir haftada,  Ankara’nın belirsiz ve güven bunalımı yaşayan siyasi ortamından uzaklaşmak, Doğu’ya açılmak iyi geldi. 

Önce Erbil’de 5 gün geçirdim, Erbil’den döndüğüm günde Urfa’ya uçtum.

Mevzu Kalkınma mevzusu. Urfalı gençlerin kurduğu Kalkınma Akademisi hoş bir buluşmaya ön ayak oldu, başka illerden gelen çok sayıda gençle beraber ekonomiden girdik çözüm sürecinden çıktık. Bu kadar genç insanı bir arada bulmuşken normal olarak 20 dakika olması gereken konuşmamı 1 saate tamamlamışım..

Akademi sözcüğü malumunuz felsefe, bilgi, kültür gibi kavramlarla kullanılır. Urfalı genç akademisyen adayları, genç girişimciler akademiyi kalkınmaya birlikte ele almışlar ve Kalkınma Akademisini kurmuşlar. Düzenlenen panel Akademinin ilk paneliymiş. GAP İdaresi Başkanı Sadrettin KARAHOCAGİL, Harran Üniversitesi İktisadi ve İdari bilimler Dekanı Abuzer PINAR ve ben panelde birer konuşma yaptık. Akşam yemeğinde Milletvekili Zeynep KARAHAN USLU ve Büyükşehir Belediye Başkanı Celalettin GÜVENÇ ile birlikte olduk. 6-7 Ekim olayları doğal olarak Urfa’yı da etkilemiş. Turistik turların bir kısmının iptal edildiği söyleniyordu. Urfa, zaten Kobani’deki gelişmeler nedeniyle hep gündem olan bir şehrimiz, ama 6-7 Ekim olayları farklı bir boyuta taşımış her şeyi...

GAP’ın bölgedeki siyasi sosyal süreçleri ne adar çok etkilediğini daha öncede, Urfa’ya yaptığım ziyaretler sonarsında yazmış ve hatta durumu şu net cümleyle anlatmaya çalıştım: “GAP olmasaydı Türkiye bölünürdü.” Kalkınma Akademisinin müteşebbis genç kadrosu GAP’ın öneminin farkında. Akademinin Başkanlığını yürüten Mahmut BARUT akademinin amacını, “GAP’ın geleceğine ilgisiz kalmamak,  bu geleceği bürokratik mekanizmaların hantal işleyişinden olabileceği kadar korumak ve hak ettiği değeri bulabilmesi için GAP sonrası sosyal, siyasal hatta kültürel ortamın ve  değişimin  güçlü katılımcısı olmak.” 

Son yıllarda bu bölgenin “makus talihini” kırabilmesi için önemli ekonomik  yatırımlara imza atıldı. Bunun geniş halk kitleleri içinde memnuniyetle karşılandığı ve işsizliği ve yoksulluğu azalttığı bir gerçek fakat her şey sanıldığı gibi kolayca olmuyor tabi . Çözüm süreci bağlamında sık sık gündeme gelmeye başlayan kamu düzenini sarsan olaylar ve kamu düzenini sarsmaya yönelik bir takım tercihler bugün bölgenin ekonomik kalkınması önünde ciddi riskler oluşturuyor. Egemen Kürt siyaseti, devletin ekonomik model ve kalkınma projelerine sanki bir mecburiyetmiş gibi adı, “alternatif demokratik ekonomi” gibi anlaşılması zor arayışlar içerinde bulunuyor.

Ortada bir felaket tablosu yok şüphesiz, ama bölgeye ciddi katkısı olabilecek iş adamlarının belki 1990’lı yıllarda bile düşünmedikleri ölçülerde bölgeyi ve iş alanlarını terk etmeye doğru bir eğilim ve tercih içinde oldukları biliniyor. Haraç-mezat satışa gidecek mal mülklerin, miktarının her geçen gün biraz daha arttığı yolunda çok şey duydum. İş adamları oysa, çözüm sürecinin geleceğinden umutlu olmak istiyorlar. Sizinle karşılaştıkları her platformda çözüm sürecinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağın soruyorlar. Cevabınız olumlu ise biraz moral buluyorlar, kendim payıma hep olumlu cevaplar verdiğini ve biraz daha sabırlı olmalarını istediğimi ifade etmek isterim.

Geçmişte devlet Kürt vatandaşlarıyla ilişkilerini şu iki temel esasla yürüttü ve Kürt toplumunun refah düzeyinin yükselmesini ve siyasi tercihler yapacak siyasi bir topluma dönüşmesini istemedi:

-Kürtler yoksul kalksın ve

-Kütler siyasetten her ne pahasına olursa olsun uzak tutulsun

Devletin ve tabi ki bugün ülkeyi yöneten hükümetin bu iki fikir ve icraattan ne kadar uzak durduğunu söylemeye gerek yok, ama bu defada başka bir problem doğduğunu görüyoruz.

Kürtleri yönetme iddiası içinde olan egemen Kürt siyaseti zengin ve refah düzeyi yükselen bir toplumu sanki dilediği gibi yönetemeyeceğini düşünmeye başlamış ve zenginleşmenin siyasi kimliği arka plana iten bir sonuç yaratabileceğine hükmetmiş gibi görünüyor.

Öngörülen model, Kobani ve Diyarbakır arasında ne siyasi ne sosyal ne ekonomik bir fark görmeyen bir modele benziyor.

Bu meseleleri tartışırken gençlere İpek yolunun 3 bin yıllık muazzam öyküsünü anlamadan bugünü anlayamacağımızı söyledim.

Geçen yüzyılın başında sınırlar yeniden belirlenirken İpek yolunun güzergahlarına dikenli tel çekildi.

Mayın döşendi.

Yüzlerce kilometrelik alanlara sınırı korumak için asker dikildi.

3 bin yıldır bütün dünyayı birbirine bağlayan ticareti yapanlar bir gecede kaçakçı oldular.

Ol hikaye birazda budur aslında.