• 11.12.2014 00:00
  • (2370)

 Milli Eğitim Şûrası’nın Osmanlıca için aldığı tavsiye kararı son derece önemli bir tartışma başlattı.

Ama aslında, Sayın Nabi Avcı’nın da hatırlattığı gibi, tartışmayı doğru temelde yapabilsek, bu dil tartışmaları üzerinden, cumhuriyet dönemiyle beraber sert bir kopuş yaşadığımız tarihsel köklerimizle ve Osmanlıca’nın anlam dünyasıyla yeniden buluşabilir ve bu buluşmayı, özellikle de Türk ve Kürt edebiyatı için birer kazanıma dönüştürebiliriz.

Başlığı seçerken aklıma gelmedi değil, bazı okurlar haklı olarak, izin ver de, hiç değilse bu tartışmayı Kürtçe’yi filan öne sürmeden yapalım diyeceklerdir. Ama yazıyı, sabredip sonuna kadar okursanız, bu tartışmayı Kürtçe’yi ve Kürtçe’nin başına gelenleri hatırlayarak yapmanın nasıl da yarar sağlayacağını göreceksiniz. 

‘Kafamda bir tuhaflık’ yok yani, bundan da emin olabilirsiniz.

***

Osmanlıca ders konusu bana kuruluştaki Kemalist dil ve kültür politikalarını hatırlattı. Bunu hatırlamak da, Osmanlıca ve Kürtçe arasındaki kimi benzerlikleri dün ve bugün itibariyle düşünmek olanağı verdi. Önce her iki dilin bir çeşit kader birliği yaşadığını gördüm. Eş zamanlı bir tarih içinde ikisi de yasaklarla karşı karşıya kaldı. Yasaklayanlar yeni bir ulus yarattıklarını veya yaratabileceklerini düşünüyorlardı. Ama tahayyül edilen bu yeni ulusa yeni bir dil gerekiyordu. Geçmişten kopuş başka nasıl mümkün olabilirdi ki? Yeni ulusun, bu yeni diliyle rekabet etme veya onunla eşit muamele görme şansına sahip olabilecek dillerin yasaklanması, asimilasyona uğratılması işte bu kuruluş koşullarında gündeme geldi.

Osmanlıca ve Kürtçe’nin kaderi ya da kadersizliği az çok birbirine benzer dedim. İşe bakın ki, Osmanlıca’nın sanatta, edebiyatta ve siyasette egemen dil olduğu, Osmanlı’nın devri saadet zamanında, Kürtçe dili, en güzel metinlerini verdi. Bu metinler-nazım ve nesir- Kürt şairler, yazarlar ve medrese alimleri tarafından kaleme alınıyor ve hiçbir yasakla karşılaşmıyordu. Feqiye Teyran’dan, Ahmedê Xanê’ye varıncaya kadar Kürt şair ve yazarlar, eserlerini kaleme alırken elbette Farsça ve Arapça kelimelerin ağırlıklı olduğu Osmanlıca’dan yararlanıyorlardı. Osmanlıca sadece Anadolu’da konuşulan Türkçe için değil, ama Kürtçe için de önemli bir kaynaktı, hatta ana damardı diyebiliriz. Dolayısıyla Osmanlıca’nın yasaklanması, hem daha sonra gelişen Türk edebiyatı için, hem Kürtçe için büyük bir kayıp oldu. Kemalist yönetim, Osmanlıca’yı kararlarla yok etti, Kürtçe kararlarla yok edilemeyip yasaklanamayınca, çeşitli yolarla asimilasyona tabi tuttu.

Bugün ise Osmanlıca’yı öğretmeye çalışmak, anadille Kürtçe eğitime geçmekten daha zor olabilir.

Çünkü, Kürtçe çok mağdur olmuş bir dil, kırımlardan geçip kurtulmuş bir dil, bu doğru, fakat Osmanlıca’nın mağduriyeti nihayete baktığınızda daha büyük bir mağduriyet. Yeterince savunulmadı veya savunulamadı. İslami aydınların Osmanlıca ve onun ima ettiği anlam dünyasını savunmak için gösterdiği çabalar, ortaya  koyduğu mücadele zamanla çok etkisiz hale geldi. Osmanlıca’nın Milli Eğitim Müfredatından çıkarılması için sistemli asimilasyon politikalarına gerek duyulmadı. Çünkü Osmanlıca, hanedanın ve Osmanlı bürokrasisinin tarihe karışmasıyla beraber kendiliğinden ‘bilinmeyen bir dil’ haline geldi. Anadolu’da zaten yaygın olarak konuşulan bir dil değildi. 

Ama Kürtçe milyonlarca vatandaşın konuştuğu bir dil olduğu ve Kürt aydınları, bu dili savunma adına hücrelerde kan tükürerek ölmeye razı oldukları  için Kürtçe’nin ölüm kalım savaşı bugünlere kadar taşınabildi.

Bir dili yasaklamanın nelere mal olduğunu Türkiye’nin hakikaten ve tam anlamıyla öğrenebilmesi için belki de Osmanlıca bilen, yazan ve konuşan bir kuşağın yetişmesi gerekecek. Bu kuşaktan çok şey öğrenecek Türkiye. Bir dilin anlam dünyası, bu dünyanın ima ettiği tarihsel köklerle buluşmanın kıymeti ve zenginliği ileriki yıllarda anlaşıldıkça, Kürtçe’ye yapılanlar yeniden hatırlanacak. Hatırlandıkça da Kürtçe’nin eğitim dili olma olanağından yoksun kalmasının, sadece Kürtler’e değil ama Türk halkına verdiği zararın boyutu da kanaatimce daha iyi anlaşılacaktır.

Yüzyıllar boyunca, yan yana yaşayan iki dilden edebiyatın ve kültürün, yasaklara uğramadan ve onları besleyen daha başka bir dilin-burada Osmanlıca-kaynaklarından beslenmelerinin kesintiye uğramaması halinde ortaya çıkabilecek kültürel ve sanatsal zenginliği tahayyül edebilir misiniz?

İşte bu yüzden de Osmanlıca dil dersi konusunu akıl edip Şura’ya taşıyan ve tartışan eğitimcilerimizin, Osmanlıca’yla benzer bir kaderi yaşamış olan Kürtçe’yi ve daha başka dilleri hiç hatırlamamaları, üstelik şu çözüm sürecinde bütün yolların Kürtçe ana dille eğitime çıktığı gerçeğini görmemeleri, ayrıca tartışılması ve üstünde durulması gereken bir durumdur.

Şûra’da en azından, şöyle bir karar alınsaydı ne çok sevinecektik:

‘Osmanlıca’yla beraber eş zamanlı bir tarih içinde, milli eğitim müfredatından çıkarılan, yasaklanan ve asimilasyona uğratılan ama Türkiye’de hala konuşulan ve yaşayan diğer diller de tıpkı Türkçe ve Osmanlıca gibi, özel bir saygının konusudur.’