Başkalarının hayatını yaşamak

  • 12.10.2011 00:00

Geçen hafta İstanbul TÜYAP Fuar Merkezi’nde düzenlenen CeBit bilişim fuarında TÜRKSAT Genel Müdürü Dr. Özkan Dalbay’ın daveti üzerine, bilişim ve Anayasa ilişkisi üzerine bir konuşma yaptım.

Hukukçular genelde bilişim ve Anayasa arasında pek ilişki kurmaz. Hukuk kurallarının din, ahlak ve diğer sosyal kurallardan farklı olduğu anlatılır. Yazılı anayasa derken 18. yüzyıla, Montesquieu’ya, egemenlik derken Jean Bodin’e gidilir. Zira 300 yıl önce üretilmiş olan erkler ayrılığı, meşruti monarşi, parlamenter demokrasi veya başkanlık sistemi veya 1945 sonrası Avrupa anayasacılık ideolojileri üzerinden uzmanlık iddiasının konformizmi halen işe yarıyor. Siyasi partiler ve köşe yazarları aynı dili kullanıyor. Uzmanlık en azından günü kurtaracak kadar saygınlık üretiyor.

Peki ya gelecek?

Bilişim teknolojileriyle Anayasa arasında ilişkiye kafa yorarken, geçen hafta vefat eden Apple CEO’su Steve Jobs’u anmadan geçmek mümkün değil. Hele hukuku ve anayasayı birbirleriyle mantıksal tutarlılık içinde anlamlandırılması gereken normlar kümesinden çok, hayattan kesitlerle anlamlandırılması gereken, hayattan meşruiyet alması gereken kurallar bütünü olduğunu savunanlar için, tam da bu alanda devrim niteliğinde değişimlere imza atan Steve Jobs’u yalnızca bir bilişimci olarak görüp geçmek mümkün olmazdı. Zira birçok anayasa ve anayasal düzenden daha büyük bir etki gücü oldu.

Onun yıllar önce Stanford Üniversitesi’nde yaptığı konuşma dikkat çekiciydi. Şöyle diyordu Jobs: Zamanınız sınırlıdır. Bunu başkalarının hayatını yaşayarak boşa harcamayın. Kendinizi başkalarının düşünsel ürünü olan dogmalarla sınırlamayın/daraltmayın. Başkalarının seslerinden kaynaklanan gürültünün kalbinizdeki sesi boğmasına izin vermeyin. En önemlisi: Kendi kalbinizi ve sezgilerinizi takip ederseniz, gerçekte ne olmak istediğinizi bilirsiniz. Onun dışındaki her şey teferruat!”

Bu ifadeler kişisel gelişim tavsiyesi olarak algılanabilir. Ancak bu değerlendirmelerin hukuk düzeni bakımından da geçerli olduğunu düşünüyorum.

Her bir kural, bu kuralı üreten iktidarın tasavvurunun bir ifadesidir. Her bir kuralın ardında bir siyasal karar yatar. Siyasal kararlar demokrasi sorunu yaşayan ülkelerde genellikle metafiziğe ya da dogmalara tekabül eder. Bu gerçek biliniyorsa her bir hukuk kuralının bireyler için başkasının hayatını yaşamaya zorlama aracı olabileceğini görmemiz gerekir.

Diğer bir boyutu da, farklı ülkelerin kendi sosyal ve kültürel arka planından ürettiği bir siyasal paradigmanın ifadesi olan hukuk sisteminin ithal edilmesinde ortaya çıkıyor. Batılılaşma hareketlerinin ağırlıklı olarak hukuk üzerinden yürütüldüğü ve “devrim” diye adlandırılan olayların aslında birer yasa değişikliğine tekabül ettiği gerçeği, başkalarının hayatının yaşanmasına neden olan diğer bir gelişme olduğunu gösteriyor.

Hukuk düzeninin geçmişteki bir iradenin, buna bağlı olarak dönemin şartlarından, ideolojilerinden veya idealizminden ürettiği birey ve toplum tasavvurunun sonraki kuşaklara dayatılmasının bir ifadesi ise, başkalarının hayatını yaşamanın daha trajik bir evresinden söz etmek gerekir.

Darbe veya demokratik irade ürünü olsun, her halükarda hukuk düzenleri geçmişe ait bir tasavvurun sosyal, siyasal, dinsel, ekonomik vs alanlardaki emredici hukuk kurallarıyla gelecek yaşamları düzenleme sonucunu doğurur.

Türkiye’nin karanlık dönemi

Topluluk halinde yaşayan insan gerçeği değişmediği sürece, her çağda geçerli olabilecek temel kurallar bu değerlendirmenin dışında kalabilir. Ancak modern devlette hukuk düzeni, devlete egemen olan siyasal tasavvurların, topluma eğitim yoluyla egemen kılınmasını sağlayan bir araçtır. Modern devlet, ilahi metafiziği ortadan kaldırdığını iddia eder. Laiklik bunun adıdır. Ancak çok daha kuşatıcı ve yıkıcı bir metafiziğin bununla ikame ederek “modern” bir teokratik toplum ve birey tasavvurunu esas aldığı da ortada. Bu tasavvurun en yıkıcı olduğu dönem ise Türkiye’de hukuk düzenini yaratan iradenin ortaya çıktığı, 19. Yüzyılın sonlarında başlayıp, 20. Yüzyılın ilk yarısında sona eren tarihin en karanlık dönemlerinden biridir.

Ve Türkiye Toplumu bu dönemde üretilmiş dogmalarla yaşamaya zorlanmış durumda. Yüz binlerce öğrenci her sabah, bu karanlık dönemin düşünsel ürünü olan dogmalara biat etmeye zorlanıyor ve yine “başkalarının seslerinden kaynaklanan gürültü” bu öğrencilerin içindeki sesi boğuyor. Devlet memurluğuna, milletvekilliğine ve birçok önemli göreve gelirken de aynı gürültüyle kalplerindeki sesi boğuyor. Sesi boğulanlar siyasette ve bürokraside “arzulanan” pozisyonlara geldiklerinde, içlerindeki sesin, ruhunu yitirmiş tonlamalara dönüşen “başkalarına ait” gürültünün parçası olduğunu muhtemelen fark edemiyor. Yeni Anayasa sürecine girildiği bu günlerde siyasi aktörler kırmızı çizgileriyle ve değiştirilemez maddeleri sahiplenmek suretiyle yalnızca trajikleşiyor.

Toplumun %80’i yeni bir Anayasayı zorunlu görürken, Ankara’nın bu tutumu ciddi bir riske işaret ediyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar