28 Şubat neyin ifadesi?

  • 7.03.2012 00:00

28 Şubat, 27 Mayıs, 12 Eylül, 27 Nisan ve birçok antidemokratik hareket Anayasa’nın ruhunun gereği...

Bu süreçlere lanet okurken, onu doğuran yüz yıllık Anayasal düzeni ve onun ideolojik referansları gözardı edilemez.

Birkaç gün önce Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bir toplantısında dernek başkanının görüşleri basına yansıyor. Devrim Yasaları’nın yürürlüğe girmesinin (hangisinin?) 88’inci yıldönümü panelinde yapılan konuşmalarda “Sizce bu bir darbe midir? Ya adamlar görevlerini yapmış. Demokratik şekilde hükümete bilgi vermiştir. Bu diktatörlük müdür? Böyle anlaşılamaz. O sıradaki görevlerin yazılı metninde irtica, bölücülük gibi unsurlar da vardır. Onlar da bunun gereği olarak yapmışlardır” ifadeleri kullanılırken, “Devrimin, karşı bir devrimle ikinci kez aynı tehlikeye düşmesi noktasında 28 Şubat kararlarının devreye girdiği” ifadeleri de dikkati çekiyor.

Bu zevat ile aynı noktada buluşacağımı pek düşünmemiştim. Bir süredir, 28 Şubat ile birlikte 27 Mayıs, 12 Eylül, 27 Nisan ve birçok antidemokratik hareketin Anayasa’ya aykırı olmadığı, hatta Anayasa’nın ruhunun bir gereği olduğunu yazıyorum. Her bir müdahalenin bizatihi yüz yıllık anayasal düzenin zorunlu bir sonucu olduğunu, anayasayı koruma yemini eden her bir kamu aktörünün bu sistem içine doğduğunu ve onun referanslarıyla hareket etmek zorunda olduğunu anlatıyorum.

Bu süreçlere lanet okurken, onu doğuran ve zorunlu kılan yüz yıllık Anayasal düzeni ve onun ideolojik referansları ile bunlarla hesaplaşmaya doğru giden bir toplumsal gelişim sürecini gözardı etmenin imkânı yok. Bu panelde konuşulanlar, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Dönüşümün ipuçları

Türkiye’de tarihi bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih yeniden sorgulanıyor. Geçmişte yaşanan ve dönemin egemen konjonktürü nedeniyle geçiştirilen ne kadar gayrimeşru eylem ve icraat varsa gün yüzüne çıkıyor. Bunu ister iktidarda, ister muhalefette olsun siyasilerin çeşitli gerekçelerle sümen altında tutabilme, gündemden düşürme güçleri ve yetileri kayboluyor. Eski sistemin referansları ve kurumlarıyla ne kadar uzlaşı yapılırsa yapılsın, siyasiler eski sistemin kimi tabularına ne kadar övgüler düzerse düzsün, gerçek bir yerde yeniden ortaya çıkıyor. Eski sistemin karanlık kavram ve referanslarını ne kadar farklı bir yoruma tabi tutarlarsa tutsunlar, bu kavram ve referansların anlam ve içerik kazandığı tarihi gerçekler gün yüzüne çıkıyor ve bu çabaların ne kadar beyhude olduğunu her defasında yeniden hatırlatıyor. Kabul edelim, Türkiye çok derin ve köklü bir değişim süreci içinde yol alıyor. Bu değişim süreci siyasal karar vericilerden bağımsızdır. Aksine siyasi karar vericileri de belirli bir istikamette davranmaya ve siyaset yapmaya zorluyor. İktidarı zorladığı gibi, muhalefeti de değişime zorluyor. Bugünün Türkiye’sinde siyasal algı ve anlayışlarda başlayan dönüşümün temelinde bu değişimin ipuçlarını yakalamak mümkündür. Evet, bu ülkede yüz yıllık düzen, onu inşa edenler tarafından dahi savunulamıyor artık. Savunanlar iyice marjinalleşiyor, anakronik simgeler ve figürler olarak kendi içi tutarlılıkları içinde zamanlarının tamamlanmasını bekliyor. Kimi zaman da hakikatin ortaya çıkmasına farkında olmadan katkı sunuyor. Siyaset yalpalayıp, konjonktürel olarak bu simge ve figürlere canlılık katsa da, tarihin seyrinin değişmesi mümkün görünmüyor. Peki, bunu sağlayan şey ne?

Ordunun sistemle ittifakı

1980’li yıllardan itibaren Türkiye ciddi bir dönüşüme girdi. 1980 darbecilerinin tasavvuruna bu değişimin uygun olduğunu söyleme imkânımız yok. Onlar küresel çapta ortaya çıkan ekonomik ve siyasal gelişmelere açık kapı bırakan bir sistem inşa ederken, asıl hedefleri olan bütün sistemi yüz yıllık anlayışa uygun bir şekilde militarize etmeyi ihmal etmediler. Ekonomik alanda dünyayla bütünleşme politikası, toplumun kapalı/arkaik yapısını parçaladı. Toplumun dünya, siyaset ve ekonomi algısında köklü değişimler başladı. Toplumdaki kadim farklılıklar görünürlük kazandı. Geleneksel ilişkiler ve davranış kalıpları arkaik niteliğini kaybedip ekonomik bir temelde yeniden inşa edilme sürecine girdi. Bu dışa açılma ekonomide olduğu gibi, siyasal dilde de değişime yol açtı. Tektipleştirmenin iflasını ilan eden bu gelişme, çoğulcu bir siyasal düzen talebini besledi. Buna bağlı olarak Türkiye’de siyasal düzenin değişimine yönelik arkaik eleştiriler nitelik değiştirdi. Ekonomik gelişim, toplumsal gelişime, o da siyasal taleplerde farklılaşmaya yol açtı. Sistem içi tartışma, sistem üzerinde tartışmalara yerini bıraktı.

28 Şubat süreci, sistemin bu değişim talebine, 27 Mayıs benzeri bir koalisyon hareketiyle cevap verme çabasıydı. Zira ekonomik gelişimin tetiklediği bu toplumsal gelişim Prof. Sina Akşin’in ifadesiyle “karşı devrim” hareketi olarak görülüyordu (bu saptamaya da bin yıl kalsa katılacağımı düşünemezdim!)

Emir-komuta zinciri içinde süreci kontrol etme imkanı kalmadığından, ordunun yeniden yargı, medya, üniversiteler ve meslek örgütleri ve sendikalar gibi anayasal düzene entegre edilmiş geleneksel sistem taşıyıcı araçlarla ittifak kurması kaçınılmazdı. Önce 1994 ile birlikte ekonominin liberalleşmesini engellemek için yargı devreye girdi. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay önemli görevler üstlendiler. Ekonomi üzerinden hareket kabiliyetini kaybeden siyaset patinaj yapmaya ve kendini tüketmeye başladı. Zayıflamış siyaset kurumunun medya, üniversiteler ve sair örgütler üzerinden hareket alanının daraltılmasıyla arzulanan sonuçlar üst yapıda elde edilmiş oldu. Sistem yeniden yüklenmiş oldu.

28 Şubat bunun ifadesiydi...

28 Şubatçılar bile durduramadı

Ancak toplum, Ankara’dan kontrol edilemeyecek düzeyde farklılaşmıştı. Toplumsal dinamikler karşısında sistemi ayakta tutma imkânının olmadığını herhalde bugün itibariyle 28 Şubat aktörlerinin tamamı görmüş olsa gerek... Beklentimiz 28 Şubat ile hesaplaşmanın muhatabı olan siyasi aktörlerin de bunu görmüş olması ve yüz yıllık karanlık düzeni, bütün dili, referansları ve kurumsal yapısıyla bir kenara itip, toplumsal talepler üzerine kurulu katılımcı, çoğulcu ve etkin bir anayasal düzeni inşa etmeleridir. Toplumun yüz yıllık sistemi tasfiye iradesinin 28 Şubatçılar tarafından dahi durdurulamamasında, siyasi aktörlerinin alması gereken dersler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar