Toplum hafızası, topluma karşı tuzak

  • 1.03.2014 00:00

 Bugünlerde şeytanın aklına gelmeyecek pek çok yol ve yöntemin kullanıldığını görünce "Acaba cennetteki yasak meyveyi yiyen şeytan idi de, insan mı onu yoldan çıkardı?" diye sorası geliyor insanın.

***

1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. 1909'da düzmece bir ayaklanmanın ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasal düzene hâkim oldu. 1913'te darbe yaparak fiili bir diktatörlüğe yol açtı. Ülke elden gitti.

1920'de Ankara'da ulusal meclis toplandı. Türkiye tarihinin gördüğü en, belki de tek demokratik Meclis'ti.

Ancak 1 Nisan 1923'te bir darbeyle feshedildi. Sonrasının ne olduğu herkesin malumu.

1950'de tek parti diktatörlüğü sona erdi. Toplum ülkenin kaderinde söz sahibi olma imkanı elde etti. Ancak sermaye, medya, bürokrasi ve akademi bileşenlerine sahip bir koalisyonun desteğiyle 37 kişilik bir askeri cunta 27 Mayıs'ta darbe yaptı. Sistem yeniden dizayn edildi.

12 Mart 1971'de sistemin yalpalama ihtimaline karşı bir tahkimat yaşandı.

12 Eylül 1980'de yeni bir darbeyle cari sistem yeniden tanzim edildi.

28 Şubat 1997'de postmodern darbe yaşadık. Ülke soyuldu.

Ve toplum yakaladığı ilk fırsatta bu tanzim hareketlerine karşı duruşunu ortaya koymaktan çekinmedi.

20'lerde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na meyletti. Ama fırka kapatıldı. 30'larda muvazaalı Serbest Fırka'ya meyletti. Fırka kendini feshetmek zorunda kaldı. 1950'de tepkisini Demokrat Parti'yi seçmekle gösterdi. Ama 60'ta darbeyle kapatıldı. 1961'den sonra Adalet Partisi'ni destekledi. Parti darbe yedi, dik duramayınca, darbeye karşı biraz sesini yükselten CHP'ye bir dönem destek verdi. Sonra çekti. 1980 darbesinden sonra ilk fırsatta Anavatan'a destek verdi.

28 Şubat sonrasından AK Parti iktidarı doğdu. Onu boğmaya yönelik çabalara karşı toplumun tepkisinin ne olduğunu gördük.

***

Yüz yıllık deneyim yüz yıllık derin bir hafıza üretmiş durumda.

Bu o kadar güçlü bir hafıza ki, geleneğin kendisini darbenin ve diktanın kanıtı olarak görüyor. Görmekte haksız değil. Yaralar derin, acılar unutulur gibi değil.

Ergenekon ve Balyoz davalarının meşruiyeti, bu derin ve karanlık geleneğin karşısında duran derin bir hafızadan besleniyor.

O kadar ki bu davalar açıldığında, darbelere geleneksel olarak destek vermiş medya, bürokrasi, sermaye ve tabii ki akademiden kimse "Türkiye'de darbe girişimi olmaz" diyemedi.

Zira geleneğin kendisi en güçlü kanıt idi.

Şeytana pabucun ters giydirildiği süreç de burada başlıyor.

Geleneğin kendisi en güçlü kanıt ise, bu geleneği tasfiye etmek isteyenin başka bir kanıta ihtiyacı kalmaz. Ve tabii bu kadar güçlü bir meşruiyetten beslendiğinden, bu davalar üzerinden bürokraside, orduda, poliste veya iş dünyasında yapılacak tüm tasfiyeler otomatik bir şekilde meşrulaştırıldı. İnsanlar "o gelenek yapar, inanıyoruz" demekte bir sakınca görmedi.

Bu çok yanlış değil. Herkesten yargıçlık beklenemez.

İnsanlar kurumlara ve kurallara güven duymak isterler. Bu kurum ve kurallar da toplumun derin hafızasıyla uyumlu ise sorun olmadan davalar yürütülebilir, sonuç alınabilir.

Alındı da. Orduda, emniyette, bürokraside tasfiyeler yapılırken, aynı zamanda derin bir kadrolaşma yaşandı. Sermayenin bir kısmı tasfiye edilirken, geri kalanı belirli bir çizgiye zorlandı. Elde edilen güçle yeni ittifaklar üretildi.

Topluma, onun demokratik iradesine tuzaklar kuruldu. Tuzaklar, yine topluma ait kanunlar ve yetkiler kullanarak daha da etkinleştirildi.

Toplumun hafızası, toplumu esir almak için, topluma karşı silah olarak kullanıldı.

Şeytan bu kadar yetenekli mi?

Bilmiyorum.

Ama toplumun en önemli hazinesinin hâlâ derin hafızası ve arşivi olduğunu düşünürüm.

Ve o hafıza, gürültüyle ve manipülasyonlarla yok olmaz.    

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar