• 27.04.2021 06:42

Biliyorduk, kötü habere hazırlıklıydık, bekliyorduk. Acılara, yitimlere, yıkımlara kanıksamış olduğumuzu, metanet zırhını kuşandığımızı sanıyorduk. Sabah telefon çaldığında, bir ses "Ahmet'i kaybettik" dediğinde neden katıla katıla ağladık peki?

Yıllardır -belki de yirmi yıldır- görüşmemiştik, çok seyrek telefon konuşmaları; birkaç cümlecik, sonra dipsiz suskunluklar… Sadece mekânda, yaşamda değil dünyaya, insana bakışımızda da mesafeler girmişti aramıza; uzaklaşmıştık.

Ankara günlerimiz… Sadece ülkeyi değil dünyayı kurtarmak için çıktığımız yolda geceleri sabahlara ulaştıran tartışmalar; o hummalı çalışma, o adanmışlık duygusu, bilim ve gerçek tutkusu ve umut, umut, umut.

İstanbul günlerimiz… Parti kurmaya bile cesaret ediyoruz. Tabii Marksist, tabii sosyalist (komünist demek yasak), tabii işçi, tabii devrim: TSİP. Yine çok tartışıyoruz, çok didişiyoruz ve sosyalizm yorgunu günlerin sonunda birlikte yudumluyoruz içkilerimizi, bir deniz kenarında midyeleri birlikte ayıklıyoruz, işçi direnişlerine birlikte katılıyoruz.

Sonra ayrılık, siyasî yarılma, başka hatlar, başka yollar… Hangimiz haklıydık? Tartışmayalım, kırmayalım birbirimizi, dostluklar bozulmasın. Kısa süre biraz gölgelense de bozulmadı. Faşist darbe sonrası sürgünde buluştuğumuzda ayrı partilerde, ayrı siyasetlerde de olsak yine buluşuyoruz, yine -ama daha dikkatli olmaya gayret ederek- konuşuyor, tartışıyoruz: Konularımız hep aynı. Ama ben artık anason kokusunu bastırmak için rakıya limon sıkıp seni kızdırmıyorum sen de artık eskisi kadar bağırmıyorsun tartışırken.

Sonra duvar yıkılıyor, dünyamız çöküyor. Ayrı ayrı yerlerden baksak da, elmanın içindeki kurdun meyveyi çürüttüğünün ikimiz de farkındaydık. Ütopyamıza tutunmaya çalışıyoruz. Neden yenildik, nerede hata yaptık?

Kendi düşüncelerini, kendi kutsallarını, kalıplaşmış genel kabulleri, statükoyu bu kadar kökten ve cesurca sorgulayan az kişi vardır. Soruları derin sorar, kara kaplı kitaptaki resmî cevaplarla yetinmezdi. Bu yüzden biraz aykırı, biraz hırçın, kendi doğrularında ısrarlı, inatçı görünürdü. Büyük sorular sorduğu için cevapları bazen yadırganırdı. Büyük hayallerin insanı olduğu için hayal kırıklıkları da derin oldu. Sosyalizmin yaratacağı yeni insana umut bağlamıştı, o insanın doğumu geciktikçe kapitalizmin insanından uzaklaştı, kendi içine çekildi.

Kendisiyle yapılmış bir söyleşide, kapitalizmin nihaî yenilgisi konusundaki olasılıkları ve sürecin belirsizliğini dile getirirken, Troçki'nin bir sözüne atıfla "O zaman ben Spartakus olmayı tercih ederim" diyor. Tam Ahmet'e uygun bir söz. Artık Spartakuslara yer olmadığını hissettiğinde bizi bırakıp gitti.

Bu sabah haberi aldığımda sadece Ahmet'e değil, başka bir dünya, başka bir toplum yaratmak için yola çıktığımız gençlik günlerimize, büyük hayallerimize, umutlarımıza, ütopyamıza ağladım. Umut tükendiği, büyük hayaller sona erdiği için değil, o umut ve büyük hayaller, o muhteşem ütopyamız insan var oldukça yaşayacak. Ama bugün 80 yaşın biraz üstünde biraz altında olan benim kuşağım artık o yollarda yürüyemeyecek olduğu için. Yeni ve daha güzel bir dünyanın yollarını döşemeye artık gücümüz ne zamanımız kalmadığı için. Son Spartakus'lar bu dünyayı birer birer terk ettiği için. Ve belki de onların kıymetini yeterince bilmediğimiz için.