• 27.05.2021 22:58

26 Mayıs Çarşamba 2021, AKP reisi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şahıs ve siyasetçi olarak kendini bitirdiği gün olarak tarihe geçecek. O gün (dün) Erdoğan cumhurbaşkanlığını kendi ağzıyla sonlandırdı ve kendisiyle birlikte partisini, başı olduğu devleti, temsil ettiği cumhuru derin çetelere, kirli siyasete teslim ettiğini kabullendi.

Bu satırları aşırı bulabilirsiniz, hatta Erdoğan'ın gücüne güç kattığını bile düşünebilirsiniz. Ben farklı bir şeyden: siyaset sosyolojisi, toplum psikolojisi ve etik davranıştan söz ediyorum. Erdoğan belki yine seçim kazanır, cumhurbaşkanı bile olur; belki yine "Rabbimden af, milletimden özür dilerim" der, helallik ister, ama gerek kişilik olarak gerekse siyasî etik açısından hikâyesini (ya da efsanesini) dün bitirdi.

Haber başlığını okuduğumda inanamadım

Erdoğan'ın, bu ülkenin cumhurbaşkanı olarak bir muhalefet liderine, Meral Akşener'e, Rize'de uğradığı saldırı nedeniyle sarf ettiği sözleri T24'ün manşet haberinde gördüğümde, arkadaşlarımın günahına girdim. Muhalefet yapalım derken ipin ucunu kaçırmışlar, maksadını aşan bir başlık atmışlar, diye düşündüm. Meğer ipin ucunu kaçıran onlar değilmiş, başkasıymış.

Haberin başlığı şöyleydi: "Gelin Hanım, dua et ki Rize'de çok ileriye gitmeden ders verdiler. Bunlar iyi günler, daha neler olacak neler!"

Bir an, Sedet Peker'in yeni bir videosu mu çıktı, Rize'deki saldırganlardan biri mi konuşuyor, diye düşündüm. Sonra… Sonra… Aman Allah'ım! Bu sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ait.

Hâlâ inanamıyorum, hâlâ bunda bir yanlışlık var, diyorum. Çünkü bu sözler gerçekten söylenmişse cumhurbaşkanlığı yemini çiğnenmiş, makam terk edilmiş demektir. Partili bile olsa bir cumhurbaşkanının bırakın bir muhalefet partisi liderini, sokaktaki herhangi birini bile "Bunlar iyi günler, başına daha neler gelecek" diye tehdit etmesi düşünülemez. O cumhurbaşkanı ki bütün yurttaşları korumak kollamakla yükümlüdür ve tarafsızlık yemini etmiştir.

Cumhur İttifakı için Soylu'ya tam destek

Yine dün, Tayyip Erdoğan, en azından toplumun bir kesimini inandırdığı kişiliğini ve siyasî kimliğini berhava edecek bir adım daha attı. Son günlerde adı çeşitli şaibelere karışan, hakkında soru işaretleri doğan İçişleri Bakanı Soylu'ya açık ve kesin biçimde sahip çıktı. Mesele Soylu'dan ibaret değildi. Bu tutum kirli siyasete, çeteleşmiş devlete ilişmeye niyetli olmadığını, ilişirmiş, araştırırmış gibi yapmaya bile gerek duymadığını gösteriyordu.

Kuşku yok: Kendisini harcanmış gören, devlet mafyası konumunu ve olanaklarını başkasına kaptırdığı için öfkeden kuduran bir mafya reisinin iddiaları peşinen doğru kabul edilemez, ama temiz siyaset deniyorsa her şeyin soruşturulması, söz konusu kişinin/kişilerin aklanması gerekir.

Hem partisinin, hem hükümetin, hem de devletin başındaki tek adam, topluma, son günlerde ortaya saçılan vahim iddiaların üzerine gidileceği, kim olursa olsun, kime uzanırsa uzansın pisliğin temizleneceği duygusunu vermezse kuşkular büyür, toplumun güveni aşınır, korku ve güvensizlik havası yayılır.

Siyasî taktikleri iyi bilen Erdoğan, bu krizi ne şiş yansın ne kebap üslubuyla gerginliği azaltarak atlatacağına Soylu'ya tam sahiplenme ve aklamayla şaibeli tarafta yer aldı.

İktidar uğruna ya Rab, kimler, neler batıyor!

Erdoğan; uzun vadede kendi ayağına kurşun sıkmaktan başka bir şey olmayan bu tercihi, kısa vadede Cumhur İttifakı'nın çatlamasını engellemek ve iktidarı kaybetmemek için yaptı. Bir yandan muhalefete tehditler savurarak ve saldırganları yeni saldırılara teşvik ederek, öte yandan devletin derinliklerinde birikmiş pislikleri örtmeyi (Mesele sadece Soylu'dan ibaret değil) yeğleyerek hem ittifak ortağına hem de kirli siyasete teslim oldu. Kitleler nezdinde bugüne kadar yaratmaya çalıştığı ve yarattığı lider imajıyla birlikte, cumhurbaşkanlığı yeminini de çiğneyerek kendi hikâyesini ve şahsiyetini kendi elleriyle yok etme yoluna girdi.

Olup bitenden muhalefetin çıkaracağı ders yok mu?

Tabii ki var.

Mllet İttifakı partilerinin ve etrafında kümelenenlerin, İyi Parti Genel Başkanı Akşener'in karşı karşıya kaldığı saldırıya ve Erdoğan'ın saldırıyı olumlayıp "daha beteri gelecek" demesine tepki verirken yıllardır HDP'yi ve HDP yöneticilerini hedef alan yüzlerce, binlerce saldırı karşısında, kayyımlardan yöneticilerinin tutuklanmasına kadar her türlü hukuksuzluk karşısında biz ne yaptık, nasıl tepki verdik diye düşünmeleri ve bundan böyle gereğini yerine getirmeleri gerekmiyor mu?

Kendinize mubah görmediğinizi HDP'ye mübah görmeseydiniz, her türlü haksızlık hukuksuzluk karşısında tek yumruk olsaydınız, seçim ittifakını aşan bir demokratik cephede buluşabilseydiniz işler bu noktaya varmazdı. Atı alanlar bu kadar pervasızca Üsküdar'a geçemezler, ülkemiz derin çetelerin, mafya reislerinin eline kalmaz, Cumhur İttifakı ortakları böyle at oynatamazlardı.

Belki hâlâ geç değildir.