• 22.11.2012 00:00

 

Reform fırsatlarını kaçırdıkUĞUR GÜRSES Merkez Bankası’nda ve bankacılık alanında çalışan Uğur Gürses, daha sonra kariyerine medya alanında devam etti. Gürses, finans, bankacılık, merkez bankaları ve makroekonomi alanlarında yazdığı yazılarla ve yaptığı yorumlarla tanınıyor. Gürses, uzun yıllardır Radikal gazetesinde ekonomi ve finans konularında köşe yazıları yazıyor, aynı zamanda Skyturk360 televizyonunda bir süreden beri yorumcu olarak yer alıyor.

İçinde bulunduğumuz kasım ayı itibariyle AKP iktidarları döneminde 10 yılı geride bıraktık. İktidarın bu 10 yılda ekonomik alanda yaptıkları kadar, çeşitli vesilelerle yapamadıkları da sık sık tartışılıyor. İktidar her fırsatta yaptıklarını anlatsa da, yapamadıklarını, yazar ve ekonomistler çeşitli platformlarda ele alıyor. Yılın sonuna yaklaşırken, Türkiye’de ekonomi yönetiminin 2012 başında koyduğu hedeflerden giderek uzaklaştığı, her ne kadar iş dünyası örgütleri tarafından çok fazla dile getirilmese de, herkesin artık mâlûmu. Bu hafta kamuoyunun yakından tanıdığı Uğur Gürses ile iktidarın ekonomi politikalarında eksik kaldığı noktaları konuştuk. Gürses’e göre, 2008’de krizin patlak verdiği dönemden önce, ekonomide işler iyi giderken, Türkiye’nin ekonomide reformları gerçekleştirmesi gerekiyordu. “Reform, bir şekilde acıtır. Bunları iyi zamanlarda yapıp çok fazla etkisinin olmamasını sağlayabilirdik” diyen Gürses, 10 yıllık bir iktidarın 20 yıllık bir perspektifle adım atmadığını, atılan adımların bir gelecek tasarımıyla ele alınmadığına dikkat çekiyor ve ekliyor: Şimdi o fırsat kaçtı, artık zor bir döneme girildi...
 

2012’yi bitirmek üzereyken, ekonomide nasıl bir tablo görüyorsunuz? Ekonomi yönetimi gerçekleştirmesi gereken uygulamaları sizce yerine getirdi mi?

Türkiye’de Ekim 2010’dan itibaren yeni bir para politikası uygulanmaya başlandı. Buna deneysel bir politika dediler, bir miks, bir karışım. Geçen yıl bu zamanlar döviz kurunun ve faizlerin çok yukarı gittiği, döviz kuru artışını nasıl durdururuz dendiği bir dönemdeydik. Bu dönemki tahminlerle bu tablo çok uyumlu değildi. Yüksek büyüme ve enflasyonla ile cari açığı aşağı çekiyoruz tablosu vardı. Bunun böyle olmayacağı çok açıktı. Ekim 2010’dan bu yana uygulanan politikaların yanlış olduğunu düşünüyorum. İkinci olarak uluslararası konjonktürü okumakta hem hükümetin hem Merkez Bankası’nın hata yaptığını düşünüyorum. Bunun en güzel göstergesi Merkez Bankası’nın 5 ağustosta faizi yarım puan aşağı indirme kararıdır. Gerekçesi şuydu: Bize bol bol para gelecek. Hâlbuki, böyle bir tablo ortaya çıkmadı. Merkez bankaları o dönem bol para veriyordu ama o paralar yine merkez bankalarında tutuluyordu. Bunu doğru okuyamayarak Merkez Bankası faiz indirdi. O süreçten sonraki hatalardan biri de Merkez Bankası’nın kur üzerine konuşması. Merkez Bankası Başkanı’nın şu kur doğru şu kur yanlış demesidir.

Politik mi davrandı böyle konuşarak?

Kafalarında ne vardı bilmiyorum ama bir Merkez Bankası’nın aynı anda çok hedefi gözetmesi hata bence. Enflasyonla mücadele deniyordu ama aynı zamanda finansal istikrarın korunması da deniyordu. Ama izlenen politikalar buna uygun olmadı. Geçen yıl bu zamanlar içine düştüğümüz o finansal çalkantıyı nasıl kontrol altına alırız düşüncesiyle hareket ediyorduk. Nitekim, hedefler tutmadı. Ülkeye giren para miktarı azaldı, faizler hızlı bir şekilde yukarı gitti. Bu da ekonomik büyümeyi yavaşlattı. Mâlûm, Türkiye’de ekonomik büyümenin ana yakıtı dış kaynak. Dış kaynak aldığımız ölçüde büyüyebiliyoruz. Böyle bir çalkalanmanın ardından faizler artınca, bu ekonomiyi yavaşlatıcı bir etki yaptı. Döviz kuru artışından dolayı maliyetler yükseldi, enflasyon arttı. Enflasyon hedefi yüzde 5’ken, yüzde 11’lere kadar çıkan bir enflasyonla karşı karşıya kaldık. Sadece TÜFE bazında değil, buna ÜFE bazında da bakmak lazım. Bazı sektörler, ciddi darbe aldı, maliyetleri yüzde 40 arttı. Geldiğimiz noktada, yılı yüzde 3 büyümeyle bitirirsek büyük kazanç sayıyoruz.

Cari açık doğal olarak düştü çünkü, bir ekonomi bu kadar hızlı yavaşlıyorsa cari açık düşer. Enflasyon hiç istemediğimiz bir yerde, yüzde 7-7.5 bandında. Hâlbuki yılı yüzde 5’te bitirmek hedefindeydik. Burada şöyle bir şey var. Hükümet, bunu zaman zaman farklı göstermeye çalışıyor. Aldığımız önlemlerle ekonomi yavaşlıyor deniyor. Hangi önlem alındı ki ekonomi yavaşladı? Bu kontrol dışı ortaya çıktı, onların kontrol ettiği bir şey değildi.

Daha geriye gidersek biz buraya nereden geldik?

Merkez’in 2010’un sonlarına doğru uygulamaya başladığı “döviz kuruna rekabetçilik kazandırma” hedefi, bir anlamda kur savaşıydı. Kur savaşını başlatan şey, Kasım 2010’da Fed’in parasal genişleme kararı almasıdır. O zaman Başbakan, “Biz bu kur savaşını kabul etmeyiz” dedi. Aslında 2010’da Türkiye de kur savaşına girdi ve o savaş bizim kazanamayacağımız bir savaştı. Nedeni de şu: Biz döviz kurlarını yukarı doğru ittirdiğimiz anda kura rekabetçilik kazandırdığımızı sanıyorduk. Biz kuru yukarı ittirdiğimizde, enflasyon artışı da bizi takip ediyor. Kısa bir süre rekabetçi oluyoruz, ardından enflasyonu arttırarak bedelini ödüyoruz. Kura rekabetçilik kazandırmak bizim gibi bir ülke için mümkün değil. Müthiş şekilde cari açık veriyoruz, tasarruflar yetersiz. Faizleri çok fazla aşağı itme şansımız yok, çünkü enflasyonu yüksek, ekonomisi yavaşlamış, büyümesi yüzde 2.5-3’lere düşmüş bir ülkeyiz. Bundan sonra olabilecekler şuna bağlı, Avrupalılar bu krizi çözer, çözdükten sonra bize bol miktarda döviz gelir. O zaman ekonomi daha istikrarlı şekilde yukarı doğru gider. Herhalde dua edeceğimiz şey bu.

Böyle bir zamanda not artışı gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelişmeleri zamanında okuyamama sorunu mu var?

Senkron sorunu var. Biz notun arttırılabileceği bir dönemde ülke olarak üstümüze düşenleri yapmadık.

Neydi onlar?

2006-2008 arasında pek çok şey yapabilirdik, enflasyonu düşürebilirdik, cari açıkta daha erken davranabilirdik. Bizim cari açık konusunda harekete geçmemiz 2010’dur. Bunu kur savaşıyla yapmaya kalktık, olmadı tabii. Reformları hayata geçirebilirdik. Mesela, elektrik dağıtım ihalelerini düzgün bir şekilde yapıp elektrik fiyatlarında rekabetçi bir ortam sağlayabilirdik. Yine enflasyonla ilgili fiyat katılığını ortadan kaldırarak reformlar yapabilirdik. Reformları önceden yapmış olsaydık, bunların sonuçlarını bugün alıyor olacaktık. Senkron sorunu var dediğim o. Onlar da gecikti. Daha sonra siyasi gerilimlerin olduğu bir dönem yaşadık. 2007- 2008’de askerî vesayet tartışmaları çok yoğunlaşmıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi siyasette yüksek tansiyona girdiğimiz bir dönemdi. Bunlar, rating kuruluşları için büyük malzeme. Siyasi olarak kutuplaşma içindesiniz, nasıl not arttıralım diyorlardı. Daha sonra 2008-2009’da rating kuruluşları büyük darbe aldı. İyi not verdikleri yatırımlar batınca, büyük bir itibar krizine girdiler. Bizim hak ettiğimiz noktada onlar ağırdan almaya başladı. Burada bir gecikmişlik var ama bunda hem konjonktürün hem de bizim payımız var. Notu almış olmak her şeyin sonu ya da başlangıcı değil. Bu yatırım yapılabilir notunu korumamız gerekiyor. 2008 krizinden sonra bazı şeyler değişti. Portföy yatırımcıları kendi risklerini CDS satın alarak bir şekilde sıfırladıkları için çok fazla kredi notuna bakmayabiliyor. Zaten Türkiye’nin kredi notu CDS primlerine göre bir çok gelişmiş ülkenin ayarında. Ama başarı tek başına bununla ölçülemez.

Not artışının hem sıcak para hem de doğrudan sermaye girişine nasıl bir etkisi olur?

Not aslında bir ülkenin ya da bir kuruluşun borçlarını geri ödeyebilme kapasitesinin ne olduğunu gösteriyor. Bu neticede tahvil yatırımcılarını ilgilendiren bir şey. Ama bizim doğrudan yatırıma ihtiyacımız var. Doğrudan yatırım için çok daha başka şeyler gerekli. Mesela yargı reformu Türkiye’de hâlâ tam olarak hayata geçmiş değil. Ticari ve finansal hayatta tam olarak uygulamaya geçmiş bir reform yok. Türkiye’de herhangi bir alacak verecek davası üç yıldan aşağı bitmiyor. Doğrudan yatırım deyince, ya birisi gelip burada sıfırdan yatırım yapacak ya da bir şirket satın alacak. Bunların arkasında hep hukuksal ve vergisel ilişkiler var. 2002-2007 arası çok yoğun özelleştirme yapıldı. O özelleştirmeler ağırlıklı olarak yabancı sermayeli şirketlerce satın alınan varlıklardan oluşuyordu. O yüzden yabancı yatırım girişi hep yüksek çıktı. Eylül 2011-Eylül 2012 döneminde bu 10 milyar dolar ve çok düşük. Bizim nottan çok ticaret ve finans hayatını iyileştirecek koşullara ihtiyacımız var yani reformlara. Unuttuğumuz ya da ötelediğimiz reformlar.

Krizde Türk ekonomisine dair en kırılgan noktalar olarak neleri gördünüz?

Ekonomi konuşunca hepimizin aklına finans, borsa, üretim, sanayi gibi kavramlar geliyor. Ancak, krizde ya da değil, zenginliği, refahı neyle ölçeceğiz, bunu ortaya koymak gerekiyor. Kişi başına milli gelirle mi ölçeceğiz? Dünya bunu terk edeli epey oldu. İşin içinde bu da var ama refahı nasıl bir evde oturduğunuz, çocuğunuzun ayrı odasının olup olmadığı, insanların eğlenmeye zaman ayırıp ayıramadığı, ev işlerinin insanların zamanlarının ne kadarını aldığı gibi unsurlar belirliyor. Türkiye’de kadınlar çalışmıyorlar, evden dışarı çıkamıyorlar. Kreş koşulları çok iyi değil ya da kadın evde bir yaşlıya bakıyor. Yaşlıların evde bakımı sosyal gösterge olarak yerine getirmiş olsaydık, kadınlar işgücüne katılacak, çocuklarını kreşe gönderebilecekti. O zaman kadınlar kendilerine daha çok zaman ayırabilecekti. İş aramak bile bir zaman meselesi. OECD ülkelerinde kadınların işgücüne katılımında Türkiye’nin oranı çok düşük. Türkiye’nin eksik yaptıkları nedir deyince, ilk olarak bunu saptamak gerekiyor. Avrupa’da bir kriz olsa da, insanların ortalama refah seviyesi yüksek. Ekonomi, Avrupa’da mevcut bir refah seviyesini koruyor. Kemer sıkma önlemleri nedeniyle belli kesimlerin, çalışanların refahı azaltıyor ama toplam refaha bakıldığında fazla bir değişiklik yok. Onların bir şeyleri kaybetme lüksleri var ama bizim zamanı boşa geçirecek lüksümüz yok. Türkiye, yüzde 3-4 büyüyünce çok iyi büyüdük diyoruz. Eğer 2023’e, 2030’a doğru bir ufuk çiziyorsak, Türkiye’nin ortalama yüzde 7 büyümesi lazım. Bunu yapmak için neyimiz eksik sorusunu yanıtlamamız lazım. Neyi bekliyoruz? Neden zaman boşa akıyor?

Hükümet, sosyal devlet olma gereklerini eksik yapıyor diyebiliriz...

Mesela, kesintisiz ve uzun süreli bir eğitim şart, 4+4+4 ile eğitim meselesini tamamen ezmiş durumdayız. Eğitimi dindar bir nesil yetiştirelim diye bu hale getirdik ama aslında geleceğin işsizlerini yetiştiriyoruz. Türkiye, sosyal yardımlar konusunda epey yol aldı, hakkını teslim etmek gerekir. Ama yardım yapılan yoksul kesimleri üretime katmakta mesafe alamadık. Bir hanenin eğitim ihtiyacı için, kadınların çalışma yaşamına katılabilmesi ve iş arayabilmesi için yaratılması gereken ortamı yaratamadık. Kömür ve gıda yardımı hanenin bu sorunlarını çözmüyor. Günlük sorunlarını çözüyor, ötesine geçemiyor. Bu insanları üretir hale getirmek lazım. O insanların da aradığı bu, daha iyi yaşam koşulları. Bunun için eğitime, mesleğe ve çalışmaya ihtiyaçları var. Bu sadece parayla olmuyor. Sosyal politikaların önemli bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. Sağlıkta da sosyal yardımlarda şu ortaya çıktı. Doktora ihtiyacınız varsa, istediğiniz gibi muayene olun dendi. Hizmet hasta odaklı verilmeye çalışıldığı için bu sefer sistem sağlık çalışanları tarafını çökertti. Bunun planlı yapılması gerekirdi. Hastaneden hizmet alanlar çok memnun ama bu sürdürülebilir değil. Sağlık çalışanı ve doktor memnun değilse, burada bir sorun var demektir. Yine yoksullara “alın size gıda” diyerek yoksulluğu çözemezsiniz.

Bu çok insani bir fotoğraf değil. Evlere kömür bırakarak, “sosyal yardım yaptım” diyemezsiniz. Biz günlük ihtiyacı görüyoruz, yarın ne olacak sorusunu yanıtlamıyoruz, üstelik geleceğe yönelik daha yapısal sorunlar ortaya çıkarıyoruz. Reformlar, iyi zamanda yapılırsa değeri oluyor. Bunları tolore edebileceğimiz dönemlerde reformları yapmadık.

2002-2007 arasındaki dönemi mi kastediyorsunuz?

2008 krizi öncesi dönem diyelim. İyi bir fotoğraf vardı, yüksek büyüme oranları yakalamıştık. O dönemlerde küçük özveriler yapılabilirdi. Reform bir şekilde acıtır. Bunları iyi zamanlarda yapıp çok fazla etkisinin olmamasını sağlayabilirdik. Şimdi o fırsat kaçtı, artık zor bir dönem girildi. Düşük büyüme dönemindeyiz, bütçe imkanları daralıyor. Bütçe açığını kapatmak için hükümet zam yapmak zorunda kalıyor, tepki alıyor. Hâlbuki vergi reformunu iyi günlerde yapabilirdik. Toplum refahı açısından daha bütüncül bakışla ve gelecek kaygısıyla bakılmalıydı. 10 yıllık bir iktidarın 20 yıllık bir perspektifle adımlar attığını söyleyemeyiz. Çünkü, atılan adımların bir gelecek tasarımı içinde yer alması lazım.

 

[email protected]