• 13.01.2013 00:00

 İklim değişikliği her ne kadar kendisini giderek sıklaşan ve şiddetlenen doğal afetlerle ve iklim olaylarıyla hatırlatsa da, can ve mal kayıplarıyla birlikte küresel tedarik zincirini olumsuz etkilemesiyle de ekonominin önünde engel teşkil ediyor. İşin bu boyutu da ister istemez krizin ardından toparlanmaya çalışan küresel ekonominin baş etmesi gereken sorunlar yumağının içinde önemli bir yer tutuyor. İklim değişikliğine bağlı küresel sıcaklıkların artmasıyla birlikte kuraklık, afetler ve aşırı iklim olayları görülüyor. İklim düzeninin bozulması sebebiyle tarım ürünlerindeki üretim azalıyor, dünyada gıda fiyatlarında artışlar nedeniyle gıdaya erişimde sorunlar yaşanmasıyla kıtlıklar, açlıklar çoğalıyor. İspanya merkezli insani yardım ve iklim değişikliğinin etkileri konularında çalışmalar yapan uluslararası sivil toplum kuruluşu DARA, geçtiğimiz aylarda, tüm bu gelişmelerin 2030’da dünyayı nasıl etkileyeceğine ilişkin bir rapor ortaya koymuştu. Rapora göre, 2030’a kadar iklim değişikliğine bağlı felaketler sebebiyle 100 milyon kişi hayatını kaybedecek. Fosil yakıt tüketimi bütün dünyada mevcut seviyesinde devam ederse, iklim değişikliğinin sonucu olan hava kirliliği, kuraklık, açlık ve hastalıklar nedeniyle insan ölümleri her yıl bir milyon kişi artacak. Eğer gelişmekte olan ülkeler, fosil yakıtlara olan bağımlılıklarını azaltacak hamleler yapmazlarsa, 2030’a gelindiğinde ekonomilerinde ve yaşam kalitelerinde büyük gerilimler yaşayacak. Raporda, iklim değişikliğinin dünya ekonomisinde hâlihazırda yılda 1,6 küçülmeye neden olduğu ve bunun rakamlarla karşılığının 1,2 trilyon dolara ulaştığı vurgulanıyor ki, iklim değişikliği meselesinin vahametini hâlâ anlamayanlar için “işin bir de bu boyutu var” diyor adeta. Önlem alınmaması hâlinde ise, dünya ekonomisindeki küçülmenin 2030’da iki katına çıkarak, 3,2’ye yükseleceği de yine aynı raporda yer alan tahminler arasındaydı. Diğer bir deyişle baskın ekonomik paradigma uyarınca çevre hassasiyeti büyümenin önünde engel teşkil eder ve bu yüzden ekonomi dünyasında yeri yoktur. Yeni veriler paradoksal olarak, aslında çevre hassasiyeti olmayan bir ekonominin büyümeyi engellediğini, kendi bildiği dalı kestiğini gösteriyor.

Ancak, sorun şu ki, dünya, enerji ve iklim sorunlarından anlayan, güvenilir, vizyon sahibi politikacıların ve kanaat önderlerinin bakış açılarından yoksun. Bugün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin iktidar koltuklarında oturanların iklim ve enerji tedbirlerinin sorunu çözmek için ne kadar güdük kaldığına iklim zirvelerinde şahit oluyoruz. Üstelik, bu siyasetçilerin pek çoğu iklim değişikliğinin kötü etkilerinden anlamadığı gibi iklim değişikliği yaratan yatırımları ya bizzat gerçekleştiriyor ya da gerçekleşmesinin önünü açıyor. Bu hâkim davranış biçiminden farklı düşünenler olduğunu nadiren görmek mümkün. İyimser olmak için erken şerhini koyarak, Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim’in geçen hafta yaptığı açıklamalara dikkat kesilmek gerektiğini düşünüyorum. Göreve atanmasının üzerinden geçen altı ayda yönetim kurulunun ve personelinin düşüncelerini dinlediğini aktaran Kim, iklim değişikliği, eğitim ve sağlık alanında köklü farklılıklar yaratmak üzere bir strateji geliştirecekleri üzerinde duruyor. Aslında Kim’in küresel ısınma konusunda ezber bozan bir politika izleyeceğinin sinyallerini Doha’da almaya başlamıştık. Bu açıdan bakıldığında Dünya Bankası’nın kasımda açıkladığı ve iklim taahhütlerinin yerine getirilmemesi hâlinde 2060’a kadar sıcaklığın dört derece artabileceği uyarısı yapan raporu epey ses getirmişti. Ama raporun en trajik tarafı, Kim’in belirttiği gibi ekonomi dünyasının “biz bu rakam ve tahminleri hep STK’lardan duyuyorduk ama şimdi aynı şeyleri Dünya Bankası dile getiriyor, bunda bir iş var” yollu tepkisi. Kim, Dünya Bankası’nın ileride iklim değişikliğini, geliştirecekleri programlara daha fazla dâhil etmeyi planladıklarını söylüyor. Banka, geçen yıl iklim değişikliğine uyum sağlamak isteyen 48 ülkeye desteğini de ikiye katlayarak 7,2 milyar dolara çıkarmıştı.

Yine de Dünya Bankası’nın önündeki soru şu: Verdiği finansal destekleri bu yeni şartlara nasıl uygun hâle getireceği. Bir yandan iklim değişikliğindeki endişe verici durumu raporlarla ortaya koyup öte yandan gelişmekte olan ülkeleri kömürlü termik santral yatırımlarına yüreklendirmek çelişkinin en büyüğü olarak karşımızda duruyor. Zira, iki yıl önce uluslararası kamuoyunun itirazlarına rağmen Banka, Güney Afrika’ya kömürlü termik santral kurması için sağlanacak 3,75 milyar dolar krediye onay vermişti. Kim, Dünya Bankası’nın mümkün olduğu sürece kömür yatırımlarından uzak durmaya çalıştığını, ancak aynı zamanda enerji kaynakları yaratmakta “çaresiz” kalan ülkeler için de son başvuru noktası olduklarını dile getirmişti. Malum bu ülkelerden biri de hızla kömüre dönen cennet vatanımız.


[email protected]