• 17.07.2013 00:00

 Türkiye gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde yaygın bir kanaate göre, su, hava, toprak ve ormanlar gibi doğal varlıklar tartışmasız olarak insanlığın kullanımına sunulmuştur ve tamamen bedavadır. Neoliberal anlayışın tamamen hâkim olduğu günümüz ekonomi düzeninde doğanın metalaştırılması gayet normal karşılanan bir durum. Doğadan bir emtia gibi faydalanmanın altındaki temel argümanlar, halka hizmet götürmek ve doğal değerleri ticarileştirerek kazanç sağlamak. Kullanma ile koruma kavramlarını yan yana getirdiğinizde kullanmanın üstün gelmesinin nedeni hep bu. İnsanlık, kendi ürettiği mal ve hizmetlere değer biçerken, doğayı da bu yaygın anlayış sebebiyle ekonomik sisteme alet etmekten geri durmuyor.

Doğaya ve tüm ekosisteme yönelik saldırıların tüm dünyada artmasıyla birlikte konuya tamamen başka açıdan bakan teoriler, son yıllarda giderek daha çok tartışılmaya başlamış durumda. Parasal açıdan, örneğin ormanı ya da toprağı korumanın değerini belirlemeye çalışan, dünyanın çeşitli yerlerinde doğanın değerini ölçmek için farklı yöntemler uygulayan bilimsel çalışmalar mevcut. Toprak sahiplerine ağaç kesmek yerine ormanı korumalarına karşılık ödenek verilmesinden tutun da insanların ekosistemde meydana getirdiği telafi edilemez zararların bedelinin ortaya konmasına kadar pek çok yöntem var.

Bu görüş, temel olarak ekosisteme bir değer biçip, onu topyekûn korumanın, onu tahrip ederek kazanç sağlamaktan daha avantajlı bir yöntem olduğu savunan “ekolojik ekonomi” olarak adlandırılıyor. “Doğa, ekonomik büyüme için olmazsa olmazdır. Doğa olmadan, ekonomik faaliyetlerin sürekliliği ve başarısı mümkün değildir” şeklinde de özetlenebilir. Tony JuniperGeorge Monbiot gibi önemli doğa savunucularının da desteklediği bu yaklaşıma göre, ekosistem olarak adlandırdığımız “doğal sermayenin” ekonomik bir değeri olmalı. Ancak, doğal varlıklar ve canlı türleri arasındaki karmaşık ilişkiler sebebiyle bu rakamı ortaya koymak çok zor hatta neredeyse imkânsız. Ancak, burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir boyut var ki, o da gelişmelerin giderek daha fazla insanda farkındalık yaratıyor olması. Aslında, ekonominin ve ekolojinin birbiriyle barışık olduğu yeni bir anlayışa öncülük edecek siyasi hareketlerin de bu farkındalığın tetikleyicisi olacağı bir gerçek.

Bir gölün, bir ormanın ya da bir nehrin maddi değerinin ölçülmesini destekleyenler kadar bu fikre şiddetle karşı çıkanlar da var. Ancak, bu konuda harekete geçerek kendi doğal kaynaklarına ekonomik değer biçen ülkeler bile oldu. İki yıl önce İngiltere’de 700 bilim insanının katkısıyla hazırlanan Ulusal Ekosistem Değerlendirmesi, insanın doğayla olan ilişkisine parasal anlamda bir değer biçiyor. Bu, ülkenin doğal zenginliklerini, topluma ve ekonomik refaha sunduğu katkılar açısından analiz eden ilk rapor. Son 60 yılı inceleyen rapor, bu değerlerin ekonomi için ne anlama geldiğine dair analizlere yer verirken, ekosistemin topluma sunduğu yararların tam olarak anlaşılması gerektiğine dikkat çekmesi açısından önemli. Raporun, İngiltere’nin gelecekteki politikalarını belirlemekte önemli bir kaynak olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Tüm dünyada bugün alınan yatırım kararları ve gerçekleştirilen uygulamalar, hem ekosistemlerin devamlılığı hem de toplumların refahı açısından önemli. Bunun için en doğru yöntemlerin seçilmesi gerekli. Bugüne kadar geçirdiğimiz süreç, doğru ekonomik büyüme ve refahın ekosistemi korumaktan geçtiğini, çevre ve kalkınma politikaları konusunda katılımcı bir yaklaşım benimsemek gerektiğini ortaya koydu. Bu da, toplumsal, ekonomik ve çevresel olgular arasındaki karmaşık ilişkilerin yeni bir zihniyetle kurgulanması ihtiyacını doğuruyor. Ancak, her şeyden önemlisi doğal varlıkların sonsuz olmadığı ve bu varlıkların ekonomik değerleriyle ilgili tartışmanın da ikincil olduğu gerçeğini unutmamak lazım.


[email protected]